kus geri ver beni!

hayat yine akışında
bense sürüklenen ...peşinden
aşkının gafletinde
seni düşünüyorum bir tanem!
yürüyordum öylece ..
önüme dahi bakmadan
bakamadan ,bakınamadan
 baksam bile o gözlerimi 
               kamaştırmış varlığınla
şimdi bu yokluğunda
                      kör olacağımdan..
en azgın frekansım bile
geçemiyor ki ötene 
 hangi mutlu sonum söyle
tatmin edebilsin beni,
O sonsuzluk dalgası..
bak açmış kollarını 
beklerken arsızca 
okşuyorken bağrımı?
kalemi olmuşken en kutlu, altın mürekkeplerin;
 ne süngeri var ne silgisi, 
                     o; düzenbaz harflerin!
bu şimdimin o geleceğime;
"arayacaksın arayacak!
biz az mı aradık!"
demesinden başka
bir şey değil ki zaten
bu çekip gidişlerin
bu defoluşların böyle!
şu halde kulak ver bana:
o sevdamız senin için 
bir eğlence akşamıysa
kus hemen !
geri ver bana 
       sömürdüğün her şeyimi!

benden ibaret olan ben

 onu çok seviyorum çook!
onunla beraber  beyaz bulutlara
uzanasım geliyor hep!
onunla deliresim,deliresim!
kopasım geliyor  
bu sürüngen sahnelerden!
ve işte bunun ayıklığında
dumanlarında ayaklarım
yine bir gün yürürken
o dağ senin bu koy benim
birden bire etrafım
çevrilince bir perdeyle
 açıvermiştim o an ben de 
ekranımda
yesyeni bir oturum
içinde sadece ben 
ve bana ait ne varsa
her pikseli bana ait
her köşesinde ben olan
benimle başlayıp
yine benle biten
yani o;
benden ibaret olup
bana adanmış BEN..

yok et beni

 

üzgünüm ..
sen de olsan 
bu olacaktı yapacağın 
başkası değil!
hem neden katlanaydım ki
kalmamıştı ki zaten 
sana karşı bir sevgim,
acımı çekseydim yani,
isteğin bu muydu?
..bir de aşığım diyorsun!
"senin için ölürüm" 
bilmem neler!
           diyorsun
bak yine söylüyorum
eğer beni 
gerçekten de seviyorsan
ne olur diyorum ne olur 
artık beni sevme!
beni görme 
duyma ..
sorma,bilme ,düşünme!
inan ki peşimi bırakmandır
 bana yapacağın en iyi şey 
yeter !
yeter artık sıkışmasın ..
tokuşmasın bundan böyle 
ellerimiz
gibi titreşimlerimiz de!
yoksay beni 
yok!
yok bil 
hatta istersen 
             yok ette!..

kendi kendime

 kendi kendime ..evet
kendi kendime paslaşacağım 
bugün!
kendi kendime sorup
  yanıtlayacağım
kendi kendime gülüp
ağlayacağım!
ey yoğunlaşmış heveslerin
iri taneleri!
ya sizde yetenek kalmamış
ya ben çok yavaşım bu gün!
hakem desen 
desen desen
sarısına râm olmuş
kırmızıya şâd ..
en ufacık hatada 
bamm! ediyor dışarı
siz o halde siz olun
tatil edin bu maçı
Tanrının Kollarında 
    ben ,bana 
yeterim bu gün..

kalemimin hışırtısı

 

hani şu elimdeki 
kara kalemden 
gezinirken sayfalarda 
çıkar ya bir takım 
hışırtı sesleri
işte o hışırtılı sesler
nice gündür,epey zamandır 
hep seni çağlıyor seni..
bak yine o sesleri 
neler işittirecek de bana 
ve gezindikleri sayfaları
eline almanla sana da
okuyacağım ben de
"ey  mutluluk düşüm
tatlı hülyam
bil ki; en bitkin ve kapılmış adamın 
düşündeki kuğular bile
senin vereceğin 
huzurun 
kılı bile olamaz
aşkım 
bir tanem
benim tatlı kumrum ..
parçalasam şu sana olan
aşkımı 
un ufak etsem
ve saçıversem toprağa 
her bir tanesinden 
inan misk kokulu 
güller yükselir
dur ama
dur
öyle bir gül ki öyle;
kokusuyla haykırırken
"sev","sev"diye bana
 dikeniyle 
sokar beni
azap sürgünlerine
battığı yetmez hem de
batırır da beni
gömer toprağa!..diri diri

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi

 2-
oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum yine 
ancak bu sefer
büründüğü o göz alıcı çamlarına da diyorum kendime: 
eğer onlar mutlarıysa, o bahtiyar dağın
yamaçlarının doruklarının da
kimbilir aşkımız ne haldedir şu anda?  ah ne haldedir şu an
bir çorağa mı benzerdi yoksa yoksa bir çöle mi?
bir çorğa mı yoksa da bir çöle mi
yoksa ziftlenip dert döşeli yollarla dönmüş müdür
o betonlanmış ızdıraplar dolu bir kente ?
ızdırap dolu bir kente
bir kente bir kente hey gidi o mutluluklar dolu
sevda günlerimiz ne de farksızdı toroslardan
ne kuraklık ne sıktı  amanostan kaçkardan
 mutluluktan kaybolurduk bazen..hele de o her uğrayışda
yağmadan gitmez ümitler nasıl da boşaltırdı feyzlerini
boğarcasına üstümüze ama gel de şimdi bak büründüğümüz şu tuzlağa!
tutuk etmiş boynumu rahmet ararken göklerde
bir cigaralık duman görse çıkar olmuş feryada:
dönüp yüzünü haykırmış "gel" diyen gökyüzüne:

<< gel dedin de nasıl gel..yakıt mı biter bu çorakta? >>



3333333333333333333333333333333

oturmuş karşımdaki 
dağa bakıyorum yine
gözlerim cirit atıyor yalçın yamaçlarında
ne de korkusuz 
değil mi 
kırpınmadan bir an bile
değer bakıp duruyor bel bağlamış 
aşkına?
ey gamlanan küllüğüm
boğulmaktan korkma!
ben bu aşktan üstünüm ..ezer geçerim gardını!
kalem giyen şu parmaklar
felç olur mu dumana?
hiç döner mi ahdinden ..derde bağışık canı? 
zaten onun pısırıklığından
son bulmuştu ya yazımız
kopsun demişti kopacağı yerden
vazgeçmişti zoru görünce!
kanat bende bacak onda
parçalandı ankamız
metin olup benim gibi durmayınca sözünde..
ve ben açtım ellerimi 
yine haykırdım göklere:

<< koptum kopacağım kadar..işte kaldı kanatlar
verin artık gerçeğimi 
bitsin sahte kanıtlar! >>



44444444444444444444444444444444

oturmuş karşımdaki 
dağa bakıyorum tabi
varmaz boyuyla bin metreye
o bile süphan'dır bana!..
hey gidi gökleri yırtan aşkımız!
şimdi olacaktı ki yanımda;
bakmaz mıydım dağ taş yerine
cebimdeki resmine?
ama gel gör ki onun yerine
ne bir damla ne zerresi
yeller esmiş yerlerinde..renklerinle birlikte
ve yanında not parçası 
mürekkebi zümrütten:

<< silkele de kanatlarını..
kendinle gel gökyüzüne! >>




555555555555555555555555555555555555

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum yine
gözlerimde fıldır fıldır
yuvarlanıyor yamaçlarında
sevgilim seni seni arıyor seni soruyor ..ümitlerle dolu heybesiyle
nerede diyor eski aşkım 
hangi ağacın altında?
zorluğu da artıyor günler geçtikçe
ters bir orantıyla..
ağaçlar palazlandıkça
bense üstündeki beyaz bulutlar içinde
gururumla başbaşa 
yazıp duruyorum satırlarına
ve sen öğün ve sen sevin ki;
seni yazıyorum seni!
ancak son çıkışımdan beri alçak yazıyor önünde..
sonra bir el belirdi aldı kalemi elimden 
ve yazıverdi şunları
bir çırpı içinde:

<< olmaz olsun böyle kanat çalıyla dolmuş her yanı!
çıkabildiğin tek bir kat daha bekliyor altısı! >>



666666666666666666666666666666666666666

oturmuş larşımdaki dağa bakıyorum yine
sahi ya ne kuşlar var şimdi içerisinde
ve beslendikleri bahar 
tonlar katıyor tonlarına
o cıvıltılarla seslenir de renkler gelir dağın yüzüne
ta ki kapılıncaya dek
gurbete akan bir kış rüzgarına..
benim anlamadığım da bu ya zaten
bu renkler de neyin nesi bu kış ortasında?
tek bir kanat çırpışımla 
nutku kaçardı her birinin
tüm kıskançlık ve hasediyle bir dağda ikimiz
fazlayız diye!
neyse..bırakalım biz bu cebelleşi
vazgeçmeyeceğim kesin ,
bir kaç renge değişemem semrildiğim otları
soru şu ki; kar tutmaz renkler
ne geziyor yamaçlarda?
sonra biraz düşününce bulmuştum nedenini:
çünkü bunları yazarken 
aynadaydı gözlerim..
ve işte böyle yorarken duman açığı suratım
baktı gözüme çattı da kaşını
    şu feryadı savurdu: 

<< cilaladım gelin bakın parlaklığına yüz soldu
haydi artık çalın beni soluğum bile defoldu! >>




7777777777777777777777777777777777777

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum yine
her zamanki halinde
çare arayan gözlerim
bıkıp usanmış bir ferle,
dedim:
"cilalansa da yaşlarından buğulanmış merceğim
aramayacağım artık 
sırt çevirdim kalbime!"
çaresiz bir kurdun
börtü böceğe sarması kadar
bezmişim geleceğimden..avunuyorum geçmişimle
ama hayır!
bıktım bu uyduruk didinişlerden 
artık çürükleri ayıklamak yerine
boşaltacağım da tüm sepeti,
ve elim varmayacak kâmillerden başkasına da !
 x'i tepeceğim derken 
hep y'lere kurban olmuş
soyayım derken kabuklarımı
cücüğüm kalıyordu elimde
ve o idi bunu gösteren 
uyardığı şu sözlerle:

<< sana kendinle gel dedim sen yoldun ne var yoksa
giyin tekrar çulunu uçulur mu tüysüz kanatla? >>



888888888888888888888888888888888888888

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum yine 
ama yetmiyor artık
doyurmuyor bu bön bakışlar!
ayağımdaki özlemler de ortak olmalı bu seyirlere
açsın yüzünü tüm alemime
o beklediğim beklentiler..
alacağım yüce hayalleri ayaklarımın altına!
doruk neymiş görecekler 
o bezginliğin kulları!
atılacak her adım deva olacak sancıma
ve serilecekler önüme
tüm dünyanın yurtları!
yıldızlarla parlamak..kıskanmamak elde mi?
biliyorum da o gözü dönmüş 
kara boşlukları
umurlarım solucan gibi toprak olacak tabi
bir an baksam dertlere 
nasıl dönerim suratımı?
tek dayanağım hisler tümümle döndüm yüzüne
o varlık simidinde bir oksijen misali
bozulmadan sibobum batılır mı denize?
sen bırak batmayı
onunla boğuyorum gökleri!

<< bu muydu bahsettiğin o kutsal çul?
bu ise aldım ve giyindim hazır artık bu kul! >>



9999999999999999999999999999999999

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum yine
ihtiras ve kıskançlık 
şaş eylemiş gözlerimi
neden çamların şu ahengi işlenmemiş de yüreğime
karman çorman söğüşlenmiş 
bulunduğum yer gibi?
ayıklamaktan da bıktım elimdeki çataldan da!
geleni yutuyorum artık 
ne olduğuna bakmadan
madem bir salata ve mademki karışık olmalı
ve keşfettiğim kaşık da 
armağanlar yurudundan
ve armağanların ardı kesilmedi sayesinde
ve en büyük hediyesi
benim için şu sözleri:

<< lezzet verir salata hoş da gelir sağlığa
ve zehirsiz olsaydı muhtemelen seninki de
belki ulaşırsın da bununla bir kaç katmana
ama katmanlar bir değil ki hepsi başka bir filtre >>



1010101010101010101010101010101010

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
nasıl da taşıyor bulutların 
gölgelerini üzerinde!
demek ki :
en mutlusunun bile dert çiğnermiş sathını
zaman yellerinin 
durmak bilmez uhdesinde !
ve bu geçişin ivmesi bir yükselir bir diner de
kasırgaya da çevirir soluklarını bazen
yani o . o gün benimleyse örneğin
kalmaz dertler üzerimde
      o an çeker gider 
ve ruhum da ardından yelken açar huzura
ah nasıl da tütüyor şimdi burnumda 
o güzelim güneşler bilsen
hele de  şu saplanıp kaldığım
bir hasret batağında
kapkara bulutlar tepemde ah!..
ve yel gözleyen saçlarım kıpırdasın yeter ki
 duyursam da razıyım 
şu yılgın sesimi:

<< ey göklerin rehberi artık kabul et beni!
ayıkladım teker teker temizledim dikenleri
her kaşığım yücelik her bardağım yükseliş
katman delen dişlerim iştahınla bilenmiş >>



11111111111111111111111111111111111

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
duvarlanmış karşımda 
tuğlaları kahırdan
kesmiş önünü umutlarımın göstermiyor ardını
çaresizlik terlerini döktürüyor alnımdan!
oysa ümit ve hayallerdir
bize geleceği pazarlayan
çünkü o beklentilerdir şimdimize hayat veren
en geberik anlarımıza da bir can suyu olan
ve dikip önümüze serapları
sahraları geçirten
işte bu kutlu ayartışın muhatabı zihnim
göğü olmuş tek çaresi 
yardımını beklerken
cevap gelir nağme nağme 
yüreğine su serpen:

<< zaten söz ettiğim de o sivrilmiş uçlardı
ama dişlerini de körelt nefsinle beraber
sabrı yaşa ve öğren zorluklara katlanmayı
ve tek başına ruhunu da yüceltince haber ver >>



1212121212121212121212121212121212

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
nedenini bilmediğim coşkular
cirit atıyor tepelerinde
bileceğim de yok gibi...dağın içini
bilemeyeceğim gibi
ve bu belirsizlik ufkunda tahminlemek tek çare
her saniye başında 
ne darbeler ,devrimler
ne inenler ne çıkanlar oluyor
 kapalı kutular ardında
ki bunun göstergesi ve ispatıdır şiirler
ve bunun da farkındadır 
her cüzüm bir başka
hatta satırlar...hatta kelimeler
demiştim ya ; her saniyede değişiyorlar diye
sürekli dönen bir meyilde
bir o yanı bir bu yanı
zaman girdabında..dalagaların üzerinde..
batana değin de üzerinde
böyle yüzüşeceğiz işte
tabi ben de bazısı gibi kürekler aldım elime
ve bunun birazcık cesaret 
ve üstünlüğüyle 
nereye salaydım feryadımı
 gökyüzüden başka:

<< bak işte kesip biçtim itinayla doğradım
hatta kürekler bile edindim kendime özümden
ama dalgasına güç yetmiyor hırçın dalgaların
nasıl kalırım ayakta motorunla güç vermezsen! >>



1313131313131313131313131313131313131313

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
huzur da yok yanımda 
ızdıraptan eser de
boş boş bakıyor gözlerim
çalınmış da bebeği
bir sevda çalısının yüreğine 
yem olmuşta!
ki zaten o normalinde de dolu bakan biri değildi
doğduğundan bu yana 
bir meçhul var içinde
işte asıl tuzak işte asıl yemleri:
kıstırmışlar ayağımı iştah parmağından
ıssız ve sonsuz
yaşsız ve süslü bir koca alemde
bu yüzden ya bu aşkı yıkmaktaki arzum
önemliler içinde ne bilekler katacak
özgürlüğüm yolunda
kurtuluşuma güç katılır bu sarhoşluğumla
ve bu destekle ayılacağım
gerçek sarhoşluğumdan
ve dalaga boyum yücelerek
dahasına da anlayıp anlatacağım
 şu sonsuzluğa davet 
mısralarıyla:

<< işte buldun nihayet..bin tebrikler sana!
caydın da yol aramaktan, göğe yöneldin de
ve çıkmış oldun böylece kaç basamak daha
inancınca her arzun yüksel yükselebildiğince! >>



1414141414141414141414141414141414141

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
of of of of ! bulutlar
nasıl da peydahlanmış öyle!
bir parkur dolusu koşmuşçasına
ter basmış her yeri
ve süzülen damlaları
       dalmış toprağının içine
yürek de böyledir işte şu dağın benzeri
gönlün zenginse soğurursun dert dahi gelse
ve yıpranmaz kahrolmaz verimlenirsin tam tersi
ama kalbin taş gibiyse 
heyelan olursun selleriyle
umarım benimki de yutmuştur hiç değilse çeyreğini
yoksa fidanlar nasıl çıkar 
nasıl bürünürüm yeşilliğe?
sözleştim de baharla kesin arıyordur şu an beni
ne mahsullerin bekleniyor 
karnıboş alemlerce..
korkma! 
utanmayacaksın; kitaba bastım bir elimi!
diğeri uzamış sana doğru
ümitlerin eminlerde
kalbimi neyse de duymuyor musun ayak sesimi?  
gümbür gümbür geldim diye
topuk vuruyor her yere:

<< bir yol göster ki bana sonsuzlansın kanatlarım
bırakma ki ellerimi hala kaygan ayaklarım! >>



15151515151515151515151515151515151515

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
yürüdüğümü yaşıyorum 
dallarının arasında
ve döndüm yukarıya ..
feryad eden çehremi
"çıkın ,dedim ey yapraklar
verin güneşimi bana!"
"hayır, dediler olmaz..çekilirsek yanarsın
sana duraksız sunamaz 
güneş yararını
ki bende de var bu zaaf
bana benziyor bahtın 
bana da vermiyor dolaysızca 
toprak ana yaşamı
düşlerimde bir makara ..dönmedikçe yaşayamam
beni ağaç sanmışsan da 
aslında bir insanım
ve işte sen de benim gibi 
bir ağaçsın da 
dallanan
ama her dallanışda..adım attığını sandın!
yani işin doğrusu;
sen ağaçsın ben insan
tam tersidir gerçeği..bu gördüklerinin
görünmez birer maddedir
sende enerji olan 
özgürlük kamuflajıyla gizlense de köklerin.."
 

<< desem de andolsun ki inanacak bir haldesin
ağaç değil bendim ..eğleniyordum seninle
bu yolda ter dökenler hamilidir ilmin
saate takvime bakma öğrenmelisin zor gelse de >>



161616161616161616161616161616161616

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
ve dikkatimi alt üst eden 
bir nokta var içinde
çamlar içinde bir pelit..nasıl da çekiyor ilgimi
tüm çamları bir etmiş de
"ikinci" diyor kendisine
o çam değil ve farklı..olması gerektiği gibi
ne kedinin postu köpeğe benzer 
ne fareninki kediye
ve pek tabi benimki de ..farklı buluyorsan beynimi
bu kuşanış da benimse eğer
değişik giyeceğim elbette
el etek çektim her şeyden
rakamladım kendimi
"yaşasın!" diyorum bu halime..ve acıyorum esirlere
var mı çamlığa bürünmüş 
bir pelitten daha gerzeği?
ölçüleriyle biçimleriyle.. zindan olmuşlar benliğine!

<<ne kimliğimde ilim var ne de çekiyor ilgimi
çıkamaz mıyım önceki gibi korkusuz bir benlikle?
hiç mutluluk yolunda mutsuzluk çekilir mi?
zorlasam da ne bilim ne irfan girer beynime! >>



17171717171717171717171717171717171717

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
her bir mevsimin adı
nasıl da yazılıyor üzerine!
aşkının hamalı olmuş cefalı bir yürek gibi
ufacık bir duygusunda
renkler açıyor suretinde
parıltılı bir yazdır 
her baharın takipçisi
cırcırlar uçar mutluluktan.. sevinç yağar yaş yerine
tabi kavrulanı da yok değil
ya da haşlanmış zihinleri
değişmeyen şu ki; 
her biri de veda ediyor bu mevsime..
durun bir dakika..
..tamam şimdi aldım elime aynayı
bakıyorum bakıyorum ..evet işte birisi yaprağımın üstünde
ama kim?
      ...derken buldum : 
evet bu sevgilimin gözleri!
yalnız ne kadar da kör ve düşmanmış tonlara!
çünkü evet ..maalesef 
bu baharın ilki değildi
tüm o duyguları silecek bir kış gelecek de ..
dökülecek her yaprağım
boşluk alacak yerini
nasıl kavrulacaktım kim bilir olmasaydılar dalımda
onlar öğretmişti zaten 
baharın tekrar geleceğini..

<< acı verir sanma sakın bu kopuşlar gövdene
doğranıp biçileceksin bir baltaya sap diye >>



181818181818181818181818181818181818

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
çekmiş himalayanın
kıskançlığını üstüne
şimdi çarpıyor suratıma takıldığım tüm zevkleri!
pohpohlanmış iradesiyle 
küfrederek nefsime!
şimdiye değin bakışlarım ..hep alçak yerlerdendi
sisten pustan göremiyordum
yamaçlarını bile
ve bu engeller onu bana hep farklı gösterdi
oysa ki bu arzuların 
şantajıydı gönlüme!
ne bir sise rastlıyorum artık ne bir engele
o da netleşti o da ..bütün bir dünya gibi
"acı da neymiş! ..ne yazar!
ruhumu da ezemez ya!"
benzeri sözlerle 
cesaret topluyorum bu günlerde..
ve şahlanacağım sonunda öyle bir gün gelecek ki!
atıp çalacağım sırtımdaki pislikleri yerlere!
isterse zincirlenmiş olsun 
atarım semerimi de
çıkarım yine de kanatlanıp everestin tepesine!

<< acı vereceğinden eğer saklıyorsan bir şeyleri
büyüdüm artık hazırım en korkunç bilgilere de >>



19191919191919191919191919191919191919191

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
..dum daha doğrusu
şimdi bir şey yok önümde
pink bir floydun gazıyla yalayarak tepesini
aştım yer değiştirircesine
çektiğim bir nefesle!
anladım ki her sound bir duygunun etkisi
anladım ki her etki
tepki doğuyor kalpte
anladım ki bu tepkiler dile getiriyor beni
ve anladım ki her sözcüğüm
bir gerçeğe gebe..
işte bu gerçeklerin notasıdır hücreler
ve her bir hücrenin tonu
yabandır öncekine
kıvrım kıvrım yol alan yılankavi nehir gibi
ve yaklaştıkça da doğruluğa
hızı da düşecek rengi de..
tüm sular doğumlarıyla göz açarlar bir çeşmede
kısa da olsa en başında 
bir dolaşırlar inlerini
sonra bahçe sokak derken akar bulur kendisini
şöyle bir taş kenarından sıyrılarak geçmesiyle..
olgunluğa
 ve doyumadır her yaşam evrimi
ve bu değişmez bahtı
yeminlidir bir göllüğe
ya kuruyup bir dolan bataklıktır düşeceği
ya da varıp dolacaktır
uçsuz bir denize..

<< gizlediğim bir şey yok acıdan başka
dağlar taşlar ortada kanun kural ortada
akıntıyı da görüyorsun gittiği yeri de
denize varılır mı yokuş yukarı doğru? >> 



20202020202020202020202020202020202

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
yeşiliğiyle yem atmış
dalıver diyor gözlerime
o da haykırıyor varlığını tüm titreşenler gibi
ve sekiz yüzlük metresiyle 
baş kaldırmış maviye
oysa ki tek bir beyazdı tümünün birlendiği
ve bu beyazlık dağılmadan
mavi de doğamaz yeşil de!
tut ki bir pazardasın ve bozukluğun tükendi
hak vermez miydin o an
şu parçalanan evrene?
işte ben de bir bütündüm 
ve bozdurdum da kendini
şimdi rahatça dalıyorum önüme gelen markete
yoksa hangi mahsul verebilir
 bütünlüğümün ederini?
ya da kim verebilir üzerini Tanrının haricinde?

<< söyle nasıl keşfederim hayatın sırlarını
hissederek her şeyi bütünlüğe dönmeden?
bu ki madem benim rüyam ve düşlüyorum hayatı
neden hep başkası oluyor dilediklerimden? >>



212121212121212121212121212121212121

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
merakımı bağışlayın da;
o da bakıyor mudur yüzüme?
yoksa güneş ona benden tatlı mı geldi de
çevirmiş her yaprağını
gülümsüyor gökyüzüne?
peki ya doğar mıydı bu gülücükler
atmosfer denen olmasaydı?
ya ben ayna olmadan bakabilir miydim yüzüme?
tanıyabilir miydim ya da 
hayat olmadan kendimi?
öyle ise her bakış aslında
kendisini tarif içinde
ama yoğunluk ,ayrıntı ..derken unuttuk da benliği
kilitlenmiş gözlerimiz
çıkamıyor artık gün yüzüne!
güneş dönerken batışa doğru 
buruşuyor her rengi
bakamaz artık yüreği ne yokluğa ne köküne!

<< madem daldın aynaya ve kaybettin bendini
madem bu hayata kapılıp el kaldın özüne
o halde sana düşen geri bulmaktır benini
bunun içinse dönmelisin gözlerinin gerisine >>




222222222222222222222222222222222222222

oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
önce yüzeyselliğiyle 
acınmayı sürdü gözlerime
sonra yine gömülüverdi bakışımın derinliği
yerine yeşerenlerse
  gardımı çektiler önüme
tat bilmez o ağaçlar ..bilmezler de cinselliği
ne yapsınlar kulağı,
ne taksınlar yüreği?
kramp bilmez ayakları..yaş dolmaz gözleri
söyleyin artık nasıl üzülmem
şu hamal halime?
mumla arıyorum şu an o ilk halimi
özgürlüğe salınan şu köklerim
tekrar dönse kelepçesine!
özgürlük ve onur sanıp 
bu et yığınına hizmeti
hüzün yerine tekrar övünç duysam kendime!

<< kolay tabi senin için bana dön demesi
sonra peki nasıl yaşarım bu kederimle?
gidip tapınırken o 'ben' putuna binlercesi
nasıl mutlu olurum bu esaret bilinciyle?  >>




2323232323232323232323232323232323


oturmuş karşımdaki dağa bakıyorum tabi
bahsettiğim o pelit
yine ton ton ..dalga dalga
doluverdi  gözbebeklerime de
peki neden dedim 'ah!'lar çekmek yerine 
ilgimi çekmişti
bir dalı ,yaprağı bile benzemezken 
binlerce çamın içinde?
yoksa benim bilmediğim 
    ve de asla bilemeyeceğim bir
müşterek ,
         benzeşik mi bulmuştu da
bir bağ kurmuştu 
onlarla arasında..bununla?
ya tamamen karışık ormanlar,
onlara ne demeli?
benim kuramadığım o ;
cinsdaşlık bağını onlar 
varlıkdaşlık'lık düzleminde nasıl kurabiliyorlardı?
ben miydim bir değeri ıskalayan,
yoksa onlar mıydı bunu uyduran?
belki de aynı anda hem ben hem onlardı 
işi karıştıran
ama kesin olan ; şu benim isyankârlık gelgitlerindeki yaşamımın 
 onların o; teslimkârlık üzere olan yaşamları karşısında
çok daha suçlu taraf olma olasılığının bulunuyor olması
ve o kozmik dalga boyu ile
benden ziyade onların dalgalarının uyuştuğuydu

<< çok fazla soru boğulası bir atmosfere sokar soluklarını
sonu gelmez bir girdaptır evham dedikleri
kaşır merakını gıdıklar,çeker seni yerlere
oysa maddeye kör ruhun unutmuştur kelepçeyi
tapınaklardan uzaklatıp götürür seni taa Rahimlere
hatta taa O  ; rahimlerin yaratanı
Rahman ve Rahim
yani Kollayan ve Kucaklayana >>


çekimi yalanı! (ingilizce)

THE UNIVERSE: A NEW PERSPECTIVE ON COSMOLOGICAL EXPANSION
Abstract:
This paper proposes an alternative model for gravity, suggesting that it is not an inherent "attraction" force between masses, but rather a result of the continuous, multi-dimensional expansion of the universe. In this framework, "falling" is redefined as a manifestation of the observer's local environment expanding to meet the object.
I. The Core Principle: Universal Expansion as a Member of Matter
Contrary to the classical view where expansion only occurs in the vacuum of space, this theory posits that every constituent part of the universe—from galaxies to subatomic particles—is an active participant in this expansion.
The Balloon Analogy Reimagined: Imagine a balloon being inflated. Not only do the points on its surface move away from each other, but the points themselves expand.
Pressure Equilibrium: To maintain the balance between space and matter, internal expansion creates a constant pressure. This "pressure" is the fundamental driver of what we perceive as gravitational force.
II. The Gravity Paradox: "Objects Do Not Fall"
The most striking conclusion of this model is the redefinition of falling objects.
The Meeting Point: An object released in the air does not "travel" toward the ground due to a pulling force. Instead, the Earth’s surface—driven by universal expansion—expands toward the object. * The Illusion of Attraction: What we call "gravity" is actually the acceleration of the Earth's crust meeting the object’s location in space-time. In essence: The ground falls toward the object.
III. Thermal Dynamics and Kinetic Movement
Heat acts as a primary disruptor of "Internal Pressure."
Heat as Power Loss: When a cluster (molecule or atom) absorbs heat, the distance between its components increases, weakening its collective pressure.
Planetary Rotation: The rotation of planets like Earth is a result of thermal interaction with the Sun. The side facing the Sun loses pressure due to heat, forcing the colder, higher-pressure side to "push" and take its place, creating a perpetual orbital cycle.
IV. Light: The Result of Expansion Pressure
Light is not a self-propelled entity; it is the result of a "Pressure Chain."
Photons are pushed forward by the immense expansion pressure behind them.
The speed of light (c) is likely synonymous with the Expansion Speed of the Universe. If an object reaches this speed, it detaches from the expansion pressure, effectively achieving "zero mass" and "zero time."
V. Conclusion: Challenging the Status Quo
Traditional physics struggles to reconcile Newtonian gravity with subatomic calculations. By replacing the concept of "attraction" with "Expansion Pressure," we bridge the gap between the macro and micro worlds. This model suggests that the universe is not a static room where objects pull each other, but a magnificent, expanding light-show where every particle is constantly "pushing" toward infinity.

korku kasıntılarında


Ve yine bir gün hatırlıyorum da:
"Acaba ne cevap verecek? 
O, ne diyecek şimdi bu yarı ilân-ı aşkıma?"
Merakları ve de endişeleri içinde
 öylesine de kasılmış bulmuştum ki kendimi.
Gözüm kulağım telefonda, beklerken
 o sevdiğimden gelecek olan mesajı...
O an anlamıştım işte;
 onu ne denli hiddetli ve şiddetli bir biçimde sevmiş olduğumu.
Pek tabi ki; kendimi
 telkin üstüne telkinlerle avutmaya çalışsam da...
"Ya.. bekle biraz daha,
 belki de yazacak daha henüz fırsat bulamadı.
 Bak şimdiye dek attığın her bir mesajı da
 en alâ bir şekilde cevaplamamış mıydı?
 Ki onlar içinde de yine az da olsa ona olan hislerini
 çaktıran mesajlardı biliyorsun"
Gibicesine gibicesine bir takım telkinlerle..
Ne var ki bu seferki çok daha yüksek bir tonda
 ve çok daha açık bir şekilde ele veriyordu niyetimi.
Resmen onu dilediğimi haykırıyordu resmen!
Ki ben bunun zamanının artık geldiğine inanmış 
ve işte bu inancımın verdiği cesaretle de, 
ve tabi buna yine endişelerim de eşlik edince
 ufaktan bir tezgah kurmayı planlamıştım kendimce.
Evet... O gece dostum Murat'ın evindeydi kendisi de.
Bense onlara katılamamış ve evimde takılıyordum öylece.
Şans bu ya; o an Murat'ın telefonu da
 açık olmayınca demiştim ben de kendime:
"İşte sana fırsat, sakın bunu kaçırma!"
Ve de bir video çekip bunun ardından 
gönderivermiştim böylece onun telefonuna,
 güya dostum Murat'a iletmesi bahanesiyle.
Evet videonun içeriği yaptığım bir danstı
 ama onun asıl olayı bunun da ötesinde;
Efekt olsun diyerek çalmakta olan müziğe,
 sürterek ayağımı dans ederken 
o;zeminde çıkardığım sesler.Ve bununla da
 tek niyetim, şunu yazabilmekti o paylaşımın altına da:
"Murat'a ve dostlarına ve murâdıma gelsin..."
Evet işte onu böylece de "Murâd" ettiğimi anlatmış
 ve aşkımı da fısıldamış olacaktım bununla.
Ama olur da aşkıma reddi tepki verirse de
 hemen kıvırıp diyecektim:"Ya sen yanlış anladın,
 benim orada bahsettiğim o 'murâdım'dan kastım,
 dans ederken o müziğe kattığım efektlerdi."
Ve bununla da sıyrılmış, kurtulmuş olacaktım 
olası bir rezillikten.
Ne kadar da kurnazca değil mi?
Ama ne var ki; iki saat geçmiş
Tikler maviye dönmüş, ama hiç bir cevap gelmemişti.
Sonunda daha fazla dayanamamış
"Yeter ya! Ne olacaksa olsun!
 Bilsin artık onun için neler hissettiğimi!"
 demiş Ve hemen ardında da
 şunları yazıp göndermiştim kendisine:
Ah! Öylesine yoğun ki şu ruhumu saran esintin
Ayaklarımı yerden kesen kasırgalarla bazen
Kaybediyordum da kendimi..  senin dışında
Ne bir yer görebiliyordum, ne bir zaman paresi!
Ki şu esaretim; sesin çıkmıyor ki kulaklarımdan
Prangası gözlerin de gitmiyor ki gözlerimden
Nasıl çıkayım azadlığa söyle hadi nasıl?
Var mı seni aklımdan silebilecek bir silgi?
Var mı gönlümden sökecek bir sökücü?
Yirmi yılı aşkındır pas tutan şu kalbime 
Aşkı sokuşturan sen!
ve Yine on yıldan beri kireçlenmiş şu parmaklarıma da
Kalemi tutuşturan sen oldun sen!
Bak şimdi fışkırıyorlar da böyle satır satır cümle cümle 
Ve diyorlar ki sana o, taa en derinden:
"Olsun be! Olsun! İnan ki varsın ve olsun!"
Yeter ki o melêekî ruhun ruhumu hep okşasın dursun
Ellerin ellerimi tutmuş ya da tutmamış
Yanında olmuşum ya da olmamışım... Ne önemi var ki?
Hatta Bırak!
Bırak da bu hallerim beni yerden yere vursun da
Sen sakın ola bana acıma bu çektiklerim için!
Belki de bu acılar olacak beni kurtuluşuma kavuşturan da
bir kutlu doğumum için sancım oluyorsun belki de..
Öyle ise sen artık öğün...
Ve sen artık sevin ki
Adın geziyor gökyüzümde
Ve kalacak da hiç düşmeksizin
Sonsuza değin 
öylece..

Twin Reflection

Title: Twin Reflection
Genre: Sci-Fi / Cyberpunk / Dystopian
Book Description:
On the primitive planet of Kashitan, a young girl named Somel is born with a secret: she shares a single soul with her twin, Suunan, who lives light-years away on the advanced utopian world of Droznar.
Centuries ago, a biological catastrophe twisted the fate of two worlds. The parasitic "Zakupru" race violated the people of Kashitan, cursing them with a genetic mutation. But that curse has now evolved into a weapon.
As the ancient Zakupru horde returns to consume the galaxy, Somel and Suunan must bridge the gap across the stars to lead an interplanetary war. The "Sentinel"—false gods who enslaved the people—are helpless. Only the girl with one soul and two bodies can save them all.
----------------------------------------------------------------
PROLOGUE: THE GENETIC SCAR
The History of the Flesh
Centuries ago, the supernova did not just burn the planet of Zakupru; it mutated it. The radiation broke the limits of biology, turning the Zakupru people into a viral plague—creatures of endless hunger with the ability to multiply their bodies into a hive-mind swarm.
But they were not satisfied with their own planet. They turned their eyes to Kashitan.
The people of Kashitan were once like us—born in single bodies, living simple lives. Until the invasion. The Zakupru did not just conquer; they violated. They forced their mutated DNA into the Kashitan bloodline, hoping to breed a new army of slaves.
But biology is unpredictable.
The resulting offspring were not monsters, nor were they humans. They were an "Intermediate Form." The Zakupru's infinite multiplication gene clashed with the Kashitan's singular soul, creating a stable but tragic mutation: The Dual-Body.
For generations, Kashitans were born as twins sharing one mind, a living reminder of the violation that created them.
But evolution never stops. The mutation grew stronger, stranger, and reached further than anyone could have imagined. Now, a girl is born. Her dual bodies are not separated by inches, but by light-years. One on Kashitan, in the ruins of the past. One on Droznar, in the technological future.
The Zakupru created the mutation to enslave a world. They never guessed that one day, that very mutation would rise up to destroy them.
CHAPTER 1: THE BREACH
Location: Planet Zakupru (The Exile)
The shaft was a wound in the planet’s crust. A colossal, rusted needle piercing down into the magma core, miles deep. It hummed with a low, vibrating frequency that could be felt in the teeth, in the bones.
Inside the command bunker, Lord Vortek watched the holographic screens. He wasn’t looking at his own miserable, ash-covered planet. He was looking at Kashitan.
"The shield is at 99% capacity," a technician announced. His voice trembled. Not from fear of failure, but from the ecstasy of what was to come.
Vortek turned to his council—the inner circle of The Sentinel. They were not mere gangsters; they were architects of the mind.
"For two centuries," Vortek whispered, his voice grinding like metal on stone. "We have lived in this cage. We surrendered our multiple bodies. We surrendered our comfort. But we never surrendered our ambition."
He pointed his staff—the neuro-conductor—at the screen.
"Droznar thinks they buried us. They think the Dome is unbreakable. Today, we prove that even gods bleed."
Location: Planet Kashitan (The Sanctuary)
Light-years away, in a sterile white room, a cry broke the silence.
Not a cry of pain. A cry of arrival.
Somel was born.
The doctors exchanged confused glances. The baby did not wail like a newborn; she breathed in deep, rhythmic gasps, as if she were trying to inhale the atmosphere of two worlds at once.
Back to Zakupru
"Ignite the Core," Vortek commanded.
The magma shaft roared. A beam of concentrated thermal energy, brighter than a dying star, shot up from the bowels of the planet. It struck the magnetic dome that had imprisoned them for generations.
The sky cracked. It didn't shatter like glass; it tore open like flesh.
"It is done," Vortek smiled. It was a cold, predatory smile. "Prepare the fleet. We are not going there as refugees this time. We are going as Sovereigns."
CHAPTER 2: THE FREQUENCY OF OBEDIENCE
Location: Planet Droznar (The High-City) - Present Day
Suunan was different. While other toddlers in the "Cognitive Development Center" were learning to interface with holograms, Suunan was screaming.
It wasn't a tantrum. It was a warning.
She clawed at her temples, her eyes rolling back, seeing a sky that wasn't there. A red sky. A burning sky.
"Fire!" she shrieked, her voice echoing in the sterile, silent nursery. "The bees are stinging the clouds!"
The caretakers rushed in, checking her bio-monitors.
"Her neural activity is off the charts," a medic said, panic rising in his voice. "Is she having a seizure?"
"No," the head doctor muttered, looking at the brain-scan data. "She's not seizing. She's... receiving. But from where?"
FLASHBACK: 200 YEARS AGO
Location: Droznar - Sub-Level 7 (The Underground)
The bass didn’t just shake the floor; it rearranged the heartbeat.
The club, known as The Hive, was packed with thousands of sweating, thrashing bodies. Lasers cut through the smoke, painting the crowd in violent shades of neon purple and toxic green.
On the raised platform, behind a wall of transparent synthesizers, stood a younger Vortek. He didn't look like a DJ. He looked like a puppet master.
He adjusted a dial. The tempo slowed. The crowd’s movement slowed in perfect unison, like a single organism.
"They think they are dancing," Vortek muttered to his lieutenant. "But they are marching."
Above the dance floor, invisible in the darkness, the swarm descended. Micro-drones, disguised as mechanical bees. They buzzed in harmony with the music.
Zip. Sting. Inject.
It was painless. A microscopic dose of neuro-transmitters delivered directly to the brain stem. The chemical didn't make them high. It made them agreeable. It suppressed the part of the brain responsible for critical thinking and amplified the part responsible for loyalty.
Vortek leaned into the microphone. His voice was heavily processed, sounding like a god speaking from inside their own heads.
"Who protects you?" he asked.
"The Sentinel!" the crowd roared back.
It wasn't a party. It was a political rally disguised as a rave. It was fascism packaged as entertainment.
Suddenly, the heavy steel doors of the club exploded inward. The Droznar Enforcers stormed in. The music cut out. The spell broke.
Vortek grabbed the blueprints for the Neuro-Bees and fled. "Let them exile us," he whispered. "Next time, the music will never stop."
CHAPTER 3: THE HARVEST BEGINS
Location: Planet Kashitan - The Great Plaza
The sky turned black at noon. Not from an eclipse, but from the sheer density of the fleet blocking out the sun.
The people of Kashitan did not run. They had forgotten what war was centuries ago. They stood frozen, their double-bodies trembling in sync.
The High Elder of Kashitan stepped forward. "Travelers! We welcome you."
A beam of blue light shot down, projecting a hologram of Lord Vortek.
"We do not want your welcome," Vortek’s digital voice thundered. "We are the prayer you forgot to say. We are the Sentinel."
He raised his staff. "Harvest them."
The Slaughter
It wasn't a battle. It was an extermination.
Thousands of drop-pods rained down, unleashing the Hunter-Drones—evolved versions of the mechanical bees, now the size of wolves.
The Kashitan people fell in waves. They weren't just killed; they were tagged, stunned, and dragged into containment cages.
Location: Kashitan - Somel’s Hiding Place
Under the ruins of her home, little Somel curled into a ball. She didn't cry. Her eyes were wide open, pitch black, recording everything.
She wasn't just watching. She was broadcasting.
Location: Planet Droznar - The Laboratory
Suunan fell to her knees. Blood began to trickle from her nose.
"Get the stabilizers!" a doctor yelled.
Suunan pushed the doctor away. She crawled towards the main console.
"They are here," Suunan whispered. Her voice sounded ancient.
She placed her hand on the glass screen. Her neural interface flared.
The screen didn't show charts. It showed fire. It showed the live feed of the massacre on Kashitan through Somel's eyes.
Suunan looked back at the scientists, tears of blood running down her face.
"They are coming for the throne. And they are bringing an army of slaves."
CHAPTER 4: THE ANCIENT ENEMY RETURNS
Location: Planet Droznar - High Council Chamber
General Kael stared at the holographic screen. He didn't see high-tech rivals. He saw monsters.
"That ship design..." Kael whispered. "Rough iron. Magma-fueled engines. That is not Sentinel technology."
Suunan stood up, channeling the sheer terror Somel felt light-years away.
"The Dome is broken," she announced.
A collective gasp went through the Council. The ultimate prison built to seal away the Zakupru—the plague of the galaxy—had failed.
"They pierced it from the core," Suunan said. "And now they are pouring out like lava."
On the screen, the Council watched the truth unfold.
The Sentinel Elite (the so-called Gods of Kashitan) were not leading the attack. They were fleeing. Their "divine" golden armor was useless against the sheer rage of the Zakupru monsters. The false gods were dying just like the mortals they had enslaved.
"The Kashitan people are trapped," Suunan continued. "Between the monsters who want to eat them and the liars who failed to protect them."
General Kael slammed his hand on the alarm button. Red lights flooded the room.
"Mobilize the Armada! If the Zakupru take Kashitan, they will multiply. Droznar will be next."
He turned to Suunan.
"Show us the breach point, child."
CHAPTER 5: THE SYNC WAR
Location: Planet Kashitan - The Skies
The clouds were shredded.
With a sound that cracked the bedrock, the Droznar Armada exited hyperspace. Thousands of sleek, pearl-white interceptors screamed down from the heavens.
The Zakupru Horde looked up. They remembered this enemy. They remembered the White Death.
Location: Droznar - Command Center
"Engage all targets," General Kael ordered.
He looked at Suunan, suspended in a gravity harness, her eyes glowing.
"Sector 4 is clear," Suunan whispered, her voice overlapping with Somel’s panting breath. "But the Magma-Shaft... It is shielded."
Location: Kashitan - The Ruins
Somel was running.
"BEHIND YOU!" Suunan’s voice echoed in her mind.
Somel ducked instantly. A Zakupru spear whistled past her ear.
"Target marked," Suunan said coldly in the command room. A beam of light from orbit vaporized the attacker.
Somel climbed to the top of the ruined temple. Amidst the smoke, she saw Him.
Lord Vortek. The false god.
He was wounded, clutching a bag of stolen jewels, trying to crawl to an escape pod. He looked up and saw Somel. He saw the Droznar ships moving in sync with her gaze.
"You..." Vortek rasped. "You are the beacon."
"We are not a beacon," Somel said, her voice carrying the weight of two worlds. "We are the Judgment."
Suunan raised her hand in the command center.
"General. The breach is open. Fire at my mark."
CHAPTER 6: THE TOUCH (FINAL)
Location: Orbit of Zakupru
There would be no prison this time. No "Dome." No mercy.
General Kael stood on the bridge of the flagship.
"Target locked. Planetary Core Destabilizer charged."
"Do it," Suunan whispered. "Before the bees wake up again."
"Fire."
A singular pulse of anti-matter struck the planet's core.
For a moment, Zakupru shone brighter than a star. Then, silence. The planet didn't just break; it unraveled. Dust to dust. The nightmare was erased.
Location: Planet Kashitan - 3 Days Later
The landing zone had been transformed into a grand ceremonial ground.
In the middle of the room, on a soft carpet, sat Somel. She was clean now, but her eyes held the wisdom of the ruins.
The door opened.
Suunan entered. Supported by a micro-gravity walker, her body was healthier, taller, fed by the utopian nutrients of Droznar.
The room fell deadly silent.
Somel’s parents held their breath. They were looking at their daughter. Both of them. At the same time.
Suunan approached Somel.
Somel looked up. It was like looking into a mirror, but the reflection had stepped out.
Suunan reached out her chubby, healthy hand. She gently placed her palm on Somel’s cheek. She stroked her hair, wiping away an invisible speck of dust.
It was a gesture of pure love. Self-love, in its most literal, divine form.
Somel smiled. Suunan smiled back.
"We are here," Somel whispered.
"We are whole," Suunan replied.
The war was over. The distance was closed.
One soul, finally at peace in two bodies.
THE END

çekim yalanı!


bu yazı başta amerika olmak üzere …dünyanın bir çok üniversite ve bilim akademilerine iletilmiş
karşılığında olumlu ve ele alınacağı yazılı 5-6 ileti alınmış ama çok geçmeden bu iletinin gönderildiği hotmail ..hacklanmış ve şifresi değiştirilmişve bir daha irtibat kurulamamış
ve bu işin peşi de ..vardır bir hikmeti diye bırakılmıştır.ancak şu bir gerçektir k;i köhnemiş hükümlerin üstünde duran her kuram bir gün yıkılıp gidecektir!
—————————————————————————e

Genişleme Temelli Kütleçekim Modeli: Bir Alternatif Yaklaşım

Özet:
Bu çalışma, evrenin genişlemesini (Expansion) sadece galaksilerin birbirinden uzaklaşması olarak değil; maddenin en alt yapıtaşlarından (atom ve altı) başlayan bütüncül bir hacimsel artış süreci olarak ele almaktadır. Geleneksel "çekme" (Attraction) kuvveti yerine, genişlemenin yarattığı "Baskı ve İtim" (Pressure and Thrust) mekanizması üzerinden kütleçekimsel etkileri yeniden tanımlamayı amaçlar.
Temel Önermeler:
Genişleme Dinamiği: Evrendeki genişleme sadece uzay boşluğuna özgü değildir; maddeyi oluşturan atom altı kümelerin de bu sürece dahil olduğu varsayılır. Bu durum, uzay-madde dengesini koruyan sabit bir gravitasyonel baskı doğurur.
Kütleçekimsel İvmelenme (Yerçekimi Paradoksu): Geleneksel fizik anlayışındaki "serbest düşüş", bu modelde yerin (yerkabuğunun) genişleme hızıyla maddeye doğru ivmelenmesi olarak açıklanır. Yani kütleçekimi, maddenin pasif bir düşüşü değil, yerkürenin aktif genişleme baskısıyla maddeye "varması" sürecidir.
Baskı ve İtim Mekanizması: Maddeler arası etkileşim, bir çekim kuvvetinden ziyade, genişleyen birimlerin birbirine karşı uyguladığı baskı dengesidir. Bu denge, kütle miktarıyla doğru orantılı bir "alan işgali" ve buna bağlı bir baskı yoğunluğu yaratır.
Enerji ve Isı Etkileşimi: Isı, madde içindeki içsel baskıyı düşürerek moleküler bağları esneten bir unsurdur. Bu durum, maddenin genişleme baskısına verdiği tepkiyi ve yörüngesel hareketleri (Güneş-Dünya etkileşimi gibi) belirleyen temel termodinamik değişimleri açıklar.
Sonuç:
Bu model, kütleçekimini evrenin genişleme hızına bağlı bir "atalet" süreci olarak tanımlayarak, Newton ve Einstein denklemlerinin atom altı seviyedeki uyumsuzluklarına çözüm sunma potansiyeli taşımaktadır

II. Genişleme, Zaman ve Işık İlişkisi

1. Zamanın Genişleme Hızıyla Tanımı:

Geleneksel fizikte zaman soyut bir kavramken, bu modelde zaman; evrenin genişleme sürecinin ta kendisidir. Genişleme hızı, muhtemelen ışık hızıyla doğrudan ilişkilidir. Bir kütlenin "sıfır zaman" veya "sıfır kütle" noktasına ulaşması, evrenin genişleme baskısından (ataletinden) ayrılması anlamına gelir. Bu perspektifte zaman, bir kronometre değil, hacimsel bir akıştır.

2. Işığın Dinamiği ve Baskı Prensibi:

Işık, boşlukta kendi arzusuyla ilerleyen bir tanecik değil, arkasından gelen "genişleme baskısının" bir sonucudur. Foton dalgaları, kaynaktan itibaren birbirini iterek ilerler. Işığın sönümlenmesi veya renginin değişmesi, bu itim gücünün (baskı yoğunluğunun) ön taraftan başlayarak azalmasıyla açıklanabilir. Işık, genişleyen evrenin en saf enerji iletim biçimidir.

III. Kütleler Arası Etkileşim ve "İçsel Baskı"

1. Kümelerin Oluşumu:

Evrendeki her parçacık (atomdan gökadalara kadar), genişleme ataleti nedeniyle çevresine bir baskı uygular. Eğer iki parçacığın birbirine uyguladığı içsel baskı, dış uzaydan gelen genel baskıdan daha yoğunsa, bu parçacıklar bir araya gelerek bir "küme" oluşturur. Bu, maddenin hallerini (katı, sıvı, gaz) belirleyen temel dengedir.

2. Isı: Bir Güç Kaybı Faktörü:

Isı, madde içindeki birimler arası mesafeyi artırarak "zincirleme baskı gücünü" zayıflatır. Isınan bir madde, çevresinden gelen baskıya karşı daha dayanıksız hale gelir. Bu durum, gök cisimlerinin (örneğin Güneş ve gezegenler) birbirine karşı olan konumlarını ve enerji alışverişlerini yöneten gizli mekanizmadır.

IV. Hareket Mekaniği ve Yörünge Hareketleri

1. Dönen Cisimlerin Hafiflemesi:

Bir madde ekseni etrafında dönmeye başladığında, baskı gücünün büyük bir kısmını dönüş yönüne (santrifüj benzeri bir etkiyle) kanalize eder. Bu, diğer yönlere (özellikle yeryüzüne) yapılan dikey baskının azalmasına neden olur. Gezegenlerin yörüngede kalma ve yalpalamadan hareket etme sırrı, bu "baskı bölüşümü" ilkesinde yatar.

2. Atalet ve "Durma" Kavramı:

Havada hareket eden bir nesnenin yavaşlaması, önüne çıkan hava moleküllerinin direncinden ziyade, yerden gelen dikey genişleme baskısının (hava aracılığıyla) cismin hareket gücünü adım adım dengelemesiyle gerçekleşir. Hareket, baskı yönünün bir doğrultudan diğerine transferidir.

Sonuç: Yeni Bir Evren Tasavvuru

​Bu modelde "düşme" yoktur; evrenin atom altından başlayan devasa şişme hareketi içinde maddelerin birbirine "kavuşması" vardır. Kütleçekimi, çekilen bir ip değil, arkadan iten bir rüzgardır. Bu bakış açısı, Newton yasalarının sarsıldığı atom altı hesaplamalarda, eksik olan "itme kuvveti" boşluğunu doldurmaya adaydır

chapary cartwheelly
30.01.200

kafam boşsa da yüreğim tıka basa

  kaybettiklerimi de hiç umursamıyordum zaten
çünkü O'nun için bırakıyordum
O'nun için!
yerleri..gökleri
ve tüm güzellikleri yaratan 
O yüce Sahibim için!
çünkü inanıyordum
o sonsuz güzelliklerine
ve bana ancak O verebilirdi o sınırsız kafaları da..
yoksa bu hayatın
    hangi tuzsuzluğuna
ve tatsızlığına katlanarak yaşayabilirdim ki başka?
hiç bir anlamı yoktu ki; sonsuz o, güzelliğin yanında
değersiz ..önemsiz..gereksiz
  ve de bomboş!
nasıl yaşamak isteyebilirdi ki; mantığım
hangi hevesti onu hayata bağlayacak?

evet O'nun için bırakıyordum
O'nun için!
yerleri..gökleri
ve tüm güzellikleri yaratan 
O yüce Sahibim için!
kafam şimdi boş
boşum hayatta ..hem de bomboş!
ama o;sonsuz hayata dair inanın ki
tıkabasa bir doluluk var
şimdi yüreğimde..

cehennem eleği

 veeee işte!!
işte hararetle o devasa alevlere
bir kürek daha sallandı..
ama  ama ama 
durun ama durun ama
durun bir saniye!
o da nesi?
kutsalından bir elek !! ,
ve 'Hakk'a dayalı örüntülerce
örgülenmiş her gözü
bizi bekliyor dört bin gözle 
koşuyoruz en son hızımızla
ha varacağız ha vardık!
ve bil ki; şu "geçmiş" dediğimiz geçmişimiz..
geleceğimizdir aslında
vee onlar önde biz arkada
ve gerimizde de gelecek
 çarpılacağız bir sonuca!
gözleri yerinden fırlatacak
bir korku ve merak içinde!
o halde sen sen ol 
besle de özünü hep doğruluk ve iyiliklerce
irilip devlen de 
tutunakal o rahmet eleğine!


sıfır beşyüz kırkaltı


sıfır beş yüz kırk altı
iki yüz yirmi altı
yirmi dokuz yirmi bir
ah şimdi 
nerededir?

bir zamanlar belleğimde
en görkemli yerinde
bir sevdanın şifresiydi
başlığıydı her anımın
yankısıydı tüm dünyamın

umudumun  ışığı
şimşekleri çaktırandı
ve ardından
 rahmet yağar
filizlenmeye can atardı

ne ümitler yağdırırdı
onunla fidanlar yeşerir
ne duygularım açılırdı
ne tonlar tonlar boylanırdı
hayatıma renk 
renkler katardı

ah ! ama son gelişi 
o son gelişi çoook farklıydı
ümitlerimi yerle bir etmişti 
ki; bu sefer ki bir seldi
bağımı bahçemi yıkıp geçmişti
 

batumuma..

 dağlarını tepesini . düzlerini denizini
  karlarını sularını toprağını taşını
her şeyini özledim inan onun her şeyini!
o bunaldıkça yağan yağmurlarını da
hemen ardından bir yerlerden 
o pişkin pişkin açıveren güneşlerini de 
ve o; güneşin... doğuşuyla ve hem de batışıyla
allayıp pullandırdığı rengarenk bulutlarını da 

ne var ki işte ; yetmiyor da bu çektiğim hasret
adımlarımı ikna edip
 o kutlu adımını atabilmeme 
 katılamıyorum böylece ..o en zerafet renklerin
ve en duygulu kokuların ve daha nice nice
birbirinden  seçkin enstrumanlarından oluşan
o görkem dolu orkestralarına
ve üstelik kalkıp gelemediğim gibi bu komşu koltuklardan
onca uzaklıktan da gelse o kısa ve kısık  seslerin bile
hala seni işliyor da   ," yurdum yuvam "diye kalbime
tokalaşmaya kalkmış beklerken o şefkatli 
ve zarif elin cevher dolu parmaklarıyla zihnimde 
unutup  pes ederek   yaslayamıyorum da sırtımı
her an kalkacak gibi..
çünkü ayağımdaki.o prangalar ;"ya anne baban?' 'ya evin ocağın?'
"bir işte bulamazsın oralarda!'
'hem orası geri kalmış bir üçüncü dünya ülkesi!'
ayrıca diline de uzak kaldın tıpkı kültürü gibi!'
burası şimdi asıl vatanın ...otur artık kaderine katlan!'...  prangaları
bağlayışıyla birlikte elimi kolumu
 acı da veriyor bileklerimi sıkmasıyla! 
ki; tatmış tadını almışlar bir kere zincirsiz dolaşmanın
o üç beş aylığına da olsa okşayışıyla toprağını eti kemiğiyle ,
iliklerine kadar işlenmişsin de..sökülemiyorsun kalbinden aklımdan
 yaban eli diyor onay vermiyor vatanlığına
evet kopmuyor kesilmiyor koparamıyorum bağımı
uzaklığımızla ne kadar gerilip incelmişse de bir tel gibi
alır bağlarım sazıma yine çağlar kükrerim!
feryad eden şu türküyü:
"ey dağlarını ufuklara sermiş göklere koşan
yaylasıyla kentlerden ve yalanlardan el çeken!
ey yamaçları kutsanmış coşkuyla vaftizlenen
ovalarıyla yayalalarıyla cenneti tarif eden!
ormanlarıyla bulutları öpüp aleme güzellik saçan!
toprağıyla derde deva  şifalar bitiren!
ey taşlarının haşmetiyle gönülleri fetheden
bekle beni ve inan bana!geliyorum pek yakında!
geleceğim kaderimle beyaz göğüme varınca!
geleceğim sağ omuzum soluma üstün çıkınca! "

coşkunluğumu okşadı da


gösterip bana en doğruyu
             yalanlardan ayılttı da
çevirtti de gözlerimi
cehaletten kaçırdı da
okşayarak gönlümü
ruhumu coşturdu da,
şişirdi de kalbimi tutkularımı artırdı da
sonra da eğitip bir güzel
          beni azme, dirence
  hak peşine yöneltti de
dokudu da aşkı,sevgiyi.. peşinden koşturdu da
çıkaradı da aktörlüğe 
             faktörlükten kurtardı da.
ve gizledi ya endamını
            atom, hücre ne bulduysa
ama sözlendi de hep dilime
                      adını andırdı da
 ve bu yüzden işte
 ben şimdi
   hani olur da..
       belki kabul eder diye
Kendisine nacizane 
 bir sunağım var
 bir karşılık olsun diye 
gücüm ve yeteneğimce 
görkem namına artık şu bulabildiğimce
sözcükler ve cümlelerle
yazmak istiyorum evet 
          Kendisine yazamak,
belki bir mektup
belki bir kitap
ya da  bir şiir 
ya da bir şarkı güftesi
ama her bir noktası virgülü ile 
ancak O'na adanmış 
       yalnızca O'na..
tabi eğer lüfteder 
ve de kabul buyurursa..



reynaa'ya (renin batıgün)

gezip durduğumu sandığın
            hani o;meşhur göklerim var ya,
işte onları yerle bir eyleyen
 sonsuz bir arşa çıkardın beni
 bu iyiliğinle sen
                ey reynaa!
ey dost..
 sen böyle bir iyilikle ..
iyilik mi?
 ne iyiliği!!
yeminler olsun ki;bu bir mucize!
ki;inan bana kızıldeniz'den
farksızdı bu aramızdan kaldırdığın..
 diyordun ya hani bana,
 söylerdin ya hani,
     hep arada sırada;
 "bir gün gelecek de sen bir güzelliği keşfedeceksin" diye
işte o;'gün'..
 toplamış da bulduğu ne kadar kudret dolu
görkemli saati varsa
  bak şimdi düçâr oldular bahtıma
tüm senedi,tapusuyla 
 ve bil ki şunu da; ayrıca,
 bu dileğinin kabulüyle de
 kalamaz oldu artık
başka bir beklentim de
şu hayattan ey reynaa!
öyle ya
artık yüz bularak,
 beni nankör ettirmeyecek  
ne dileyebilirdim ki artık ne,
şu bana bahşedilenin üstüne? 

önsözüm

 kesinlikle ama
kesinlikle bana çok uzak çook!
bırak sen tarifsizliği marifsizliğini,
tarifi en basit olanı dahi
tarif etmektir benim en büyük gayem,
en büyük dileğim ve en büyük arzum..
ben çünkü iştah tıkayan o sözlerden ,
ve sözcüklerden 
ve satırlarını dolduran
            harf döküntülerinden ...
almak için intikamımı,
en paspal ve 
turşusu çıkmış tuşların
bağrından söküp çıkararak 
                cevher etmeyi, severim o döküntüleri lağımları da
işlerim sonra onları
o gök yüzümün ve yüreğimin 
en görkemli ve 
en bulunmaz yerine
altın renkli bulutlarla..        
ancak o; normal ,
oksijene mahpus tavanlarda
ne de zor oluyor bu ah bilsen!
şu örümcek bağlamış 
dağarcığım ve tecrübemle

kökler ,takılar ,
kolyeler yapmak
hem de takıntılar içinde!
okumuş da değilim usta bir yazar da ..
ama okuyup yazmamış birinin 
neler yapacağını göstermek 
ve  görmektir en büyük gayem!
 ve işte o definenin de
   kasnaklarıdır şu sayfalar ve
işlendiği satırlar da.. !
hatta al dahasını da dilersen,
dilediğince taa en derinlerinden
ama atarak tabi önce
o; "ben bilir"  kibrini bir yana
ve okuyarak öyle en içten 
ve en samimi bir şekil;
 içten 
ve içten
ve daha da içten
tıpkı şu içtemim kadar
içtem kadar içten
şu ; naçiz parlatışlarıma bağışlanmış 
sürpüntülerin  bile 
ne görkemler taşıdığını 
görecek kadar 
göreceğin kadar içten 

girişşiiri

  sizler..
bakmayın böyle şiir gibi 
    dizelendiklerine
şiirden başka her şey var inanın içinde
ve zaten layık olması için de 
böyle bir vasfa
bir şair olmalı yazıp imzalayanı da
maalesef aynamda da 
yok şu anlık öyle biri!
ancak 
yanıla da bilirim tabi 
bu kasvetli odamda..
haydi şimdi
size sesleniyorum size!
haydi gelin 
teker teker!
çıkın ufuktan doğun
doğun da bahtıma saçın ,
saçılın, saçtırın
açın gözümü ey ışıklar!
yansıtın pahamı
biçin değerimi
gösterin bana 
mevkimi, makamımı!

ağlayan çocuk

  gece çıkar sivrisinek lezzet avına
demir atmış yüreğimse
o;doyumsuz aşkına.
ki; beslendiğim o geceler ..sırf aşkınla da değil
her şeyinle doyarım senin her şeyinle!
yaşların da vardır meselâ  
mutların yanında
oluk oluk..
ve o; iki pınar arasında 
kırışıklığa doğru 
solmuş benzimin ..az üstünde
bunlar yazılıdır her zaman
             kalkmayacak ömür boyu
ölmeyecek de ölmeden
içi kavrulan 
           dışı ağlayan
                    bu yâdigâr çocuk !

inemem everestlere

   haydi dön gerine!
 ve de bana ;
"şu an benim için anlamı olan varlıklar,
ilgimi çeken şeyler,
dönüp geriye baktığımda 
yine aynı değerdeler" de
de de insin şu ayaklarım 
everestin tepesine..
-üzgünüm ..
-istediğin kadar üzül!
maalesef doğrulamalı,
 aydınlatmalıyım müphemlerini!
haliyle de mecburum
 ısıtmaya
çevremlerimle birlikte
 seni de..
yani; fillerin de karıncalığı bitecek 
                        gökdelenlerin de..
ve yüce Tanrı,
 'sonunda hiç kimseyi göremeyecek' den korusun o; 
rakımlara rakım katan gözlerini!
iyilikten başkası yoktu çünkü
            bir anlam taşıyan
hiç bir değer de etmiyor 
        hayatı sömürenler,
ömrünü iç edip keyif sürenler!
bugatti yapıp araçlarını
  amaç edinenler!
hatta acıyorsun bile 
              o düşmüşlüklerine !
üzülüyorsun sonluk peşinde
sonsuzluktan olmalarına!
peki ya 
 o iyilik üzere olanlar?
'asıl kendine böyle çalışıp
 üstün tutarsın her şeyden'
            düsturuyla
 başkalarını benliklerine yeğleyenler?
iştahlarını toprağa gömüp 
        gerçek ürün yetiştirenler?
bağışlanmalar umarak 
bağışta bulunanlar?
ah onlar aah!
öyle mutlu andım ki huzur içinde
ölmemişler sanki 
halen yaşamaktalar

bir kelebek bir ben

 bir kelebek ,bir ben
iki kanat ,iki bilek
bir kozalak ,bir rahim
o da sudan,
    bu da sudan..
bir uçuş ,bir koşuş
iki getir ,iki götür
bir hafta ,bir asır
o da ömür,
    bu da ömür..

bir güdüm ,bir fıtrat
iki anten ,iki ayak
bir çiçek ,bir seçim
nasıl karar,
      nasıl karar!

lanet hipnoz!

  bu bendeki hadsiz merak
ne dertler katıyor yaşamıma ah! bilseniz..
örnek mi ? ;
 yapmaya çalıştığım bir iş sırasında
içimde doğurduğu
o sürekli kontrol isteği
bırakmıyor da.o;yaptığım iş ile beni başbaşa
hiç eksilmiyor cızırtıları
parazit gibi kulağımda!
tıpkı; 
durmadan çekilip geriye ..tablosuna bakmaktan
elindeki fırçayı
 kurutan bir ressam gibi 
düşün ki;fırçalamaya bile zor yetişirken daha
nasıl göreyim de renkleri 
hakkıyla seçeyim doğruları?
evet..sorguluyorum şimdi..
şu merakımın peydahı ..bu bendeki tezcanlık
nasıl oluyor da bitiveriyor 
üç beş yudumluk devalarla?
yoksa gözardı edip hani;
. bir çok şeyi unutabildiğim gibi.
bu zihnimi sorgularla boğuşturan 
merakı da mı unutuyordum onlarla?  
peki; böyle kısmadan beynimdeki hücreleri
ve güvenli kip modlarına düşürmeden aklımı
yok muydu bunu başarmamın bir yolu?
karınca olup gezinmeliydim illa da 
el attığım tablolarda?
peki ya o; boya kutularım?
ne yapacaklardı onlara
varıp döneceğim ana dek?
durup bekleyecekler miydi benim için 
 güneşin durmaz dönüşünü ..saliselerce?
evet evet işte!
işte kahpe şeytan!
o da belki insanları 
böyle uyutmakta..
kaçılması güç
sonu sonsuz
           kanımızda gezen
bir lanet hipnoz!

hem bir plağıyım hem de iğnesi

  bugün canım çok tuhaf
neler istiyor bir bilsen..
dağları tutup kaldırmak
sökmek istiyorum dünyanın bütün çivilerini!
birer birer yolmak 
kabukları soymak, 
tanık olmak istiyorum apaçık 
çırılçıplak,
kuşların nasıl yumurtladığını!
çıksın sahte tüyler de tüm üzerilerinden
gerçek benler kalsın geriye bir tek!
bilinmelileri istiyorum 
bileceklerimi değil!
ben yaşamak istiyorum ..yaşanmak değil !
kolay değilse de bunu başarabilmek
ne yol varsa denerim 
arzum da var isteğim de!
çekerim acıları ..çekmem gerekirse!
beklemem gerekiyorsa bekler,
merak etmeliysem ederim!
sokaklarda uçarken bulutlarda yürürüm
pogo da yaparım samba da
semah da dönerim lazımsa!
götürecekse bütünlüğe 
vardıracaksa beni gerçek filmime!
anlatacaksa,
 öğretecekse
anlayacaksam 
ve öğreneceksem de onunla
şu etrafım ve çevrem (koca plağın)
'ben' iğnesi etrafınca dönmesinin saçmalık
ve asla da çalamayacağını 
bu sistemiyle,
tam teresine; dönenin ,
ve çevremi de döndürenin
  ben olduğumu aslında
ve tıpkı iğnesi olduğum gibi
tüm plağın da bedenim
ve her bir hücresi gibi 
adıma var olduğunu
adım olduğunu
adem olduğumu benimse,
ve bu ademin de aslında 
bu koca plağın 
gerçek adı olduğunu ..

aşk toprağım

  su da var buralarda 
güneş de var saçak saçak
nice baharlar da geldi 
okşadı da
o bereket meltemleriyle
ama ne fayda ki döküldü de çiçeğim yaprağım
                                         ben kurudum yine..kurudum yine
uzağım da senden  ey sevda toprağım,
ne verecek ki köklerime 
hasretliğindeki bir çoraklık
                       acı ve dertten başka?
oysa  onca eğitildim ,ilaçlandım,bellendim,tembihlendim
                                            gübrelendim ..öğütlendim 
                                                                ama boşuna
korku kuruları kemiriyor inan her yanımı!
ümitsizlik içinde 
 boğuluyor da köklerim
köklerim işte 
bu yüzden
kuruyor köklerim
               kuruyor köklerim
                     ah kökleriiim kökleriim