çekim yalanı!


bu yazı başta amerika olmak üzere …dünyanın bir çok üniversite ve bilim akademilerine iletilmiş
karşılığında olumlu ve ele alınacağı yazılı 5-6 ileti alınmış ama çok geçmeden bu iletinin gönderildiği hotmail ..hacklanmış ve şifresi değiştirilmişve bir daha irtibat kurulamamış
ve bu işin peşi de ..vardır bir hikmeti diye bırakılmıştır.ancak şu bir gerçektir k;i köhnemiş hükümlerin üstünde duran her kuram bir gün yıkılıp gidecektir!
—————————————————————————e

Genişleme Temelli Kütleçekim Modeli: Bir Alternatif Yaklaşım

Özet:
Bu çalışma, evrenin genişlemesini (Expansion) sadece galaksilerin birbirinden uzaklaşması olarak değil; maddenin en alt yapıtaşlarından (atom ve altı) başlayan bütüncül bir hacimsel artış süreci olarak ele almaktadır. Geleneksel "çekme" (Attraction) kuvveti yerine, genişlemenin yarattığı "Baskı ve İtim" (Pressure and Thrust) mekanizması üzerinden kütleçekimsel etkileri yeniden tanımlamayı amaçlar.
Temel Önermeler:
Genişleme Dinamiği: Evrendeki genişleme sadece uzay boşluğuna özgü değildir; maddeyi oluşturan atom altı kümelerin de bu sürece dahil olduğu varsayılır. Bu durum, uzay-madde dengesini koruyan sabit bir gravitasyonel baskı doğurur.
Kütleçekimsel İvmelenme (Yerçekimi Paradoksu): Geleneksel fizik anlayışındaki "serbest düşüş", bu modelde yerin (yerkabuğunun) genişleme hızıyla maddeye doğru ivmelenmesi olarak açıklanır. Yani kütleçekimi, maddenin pasif bir düşüşü değil, yerkürenin aktif genişleme baskısıyla maddeye "varması" sürecidir.
Baskı ve İtim Mekanizması: Maddeler arası etkileşim, bir çekim kuvvetinden ziyade, genişleyen birimlerin birbirine karşı uyguladığı baskı dengesidir. Bu denge, kütle miktarıyla doğru orantılı bir "alan işgali" ve buna bağlı bir baskı yoğunluğu yaratır.
Enerji ve Isı Etkileşimi: Isı, madde içindeki içsel baskıyı düşürerek moleküler bağları esneten bir unsurdur. Bu durum, maddenin genişleme baskısına verdiği tepkiyi ve yörüngesel hareketleri (Güneş-Dünya etkileşimi gibi) belirleyen temel termodinamik değişimleri açıklar.
Sonuç:
Bu model, kütleçekimini evrenin genişleme hızına bağlı bir "atalet" süreci olarak tanımlayarak, Newton ve Einstein denklemlerinin atom altı seviyedeki uyumsuzluklarına çözüm sunma potansiyeli taşımaktadır

II. Genişleme, Zaman ve Işık İlişkisi

1. Zamanın Genişleme Hızıyla Tanımı:

Geleneksel fizikte zaman soyut bir kavramken, bu modelde zaman; evrenin genişleme sürecinin ta kendisidir. Genişleme hızı, muhtemelen ışık hızıyla doğrudan ilişkilidir. Bir kütlenin "sıfır zaman" veya "sıfır kütle" noktasına ulaşması, evrenin genişleme baskısından (ataletinden) ayrılması anlamına gelir. Bu perspektifte zaman, bir kronometre değil, hacimsel bir akıştır.

2. Işığın Dinamiği ve Baskı Prensibi:

Işık, boşlukta kendi arzusuyla ilerleyen bir tanecik değil, arkasından gelen "genişleme baskısının" bir sonucudur. Foton dalgaları, kaynaktan itibaren birbirini iterek ilerler. Işığın sönümlenmesi veya renginin değişmesi, bu itim gücünün (baskı yoğunluğunun) ön taraftan başlayarak azalmasıyla açıklanabilir. Işık, genişleyen evrenin en saf enerji iletim biçimidir.

III. Kütleler Arası Etkileşim ve "İçsel Baskı"

1. Kümelerin Oluşumu:

Evrendeki her parçacık (atomdan gökadalara kadar), genişleme ataleti nedeniyle çevresine bir baskı uygular. Eğer iki parçacığın birbirine uyguladığı içsel baskı, dış uzaydan gelen genel baskıdan daha yoğunsa, bu parçacıklar bir araya gelerek bir "küme" oluşturur. Bu, maddenin hallerini (katı, sıvı, gaz) belirleyen temel dengedir.

2. Isı: Bir Güç Kaybı Faktörü:

Isı, madde içindeki birimler arası mesafeyi artırarak "zincirleme baskı gücünü" zayıflatır. Isınan bir madde, çevresinden gelen baskıya karşı daha dayanıksız hale gelir. Bu durum, gök cisimlerinin (örneğin Güneş ve gezegenler) birbirine karşı olan konumlarını ve enerji alışverişlerini yöneten gizli mekanizmadır.

IV. Hareket Mekaniği ve Yörünge Hareketleri

1. Dönen Cisimlerin Hafiflemesi:

Bir madde ekseni etrafında dönmeye başladığında, baskı gücünün büyük bir kısmını dönüş yönüne (santrifüj benzeri bir etkiyle) kanalize eder. Bu, diğer yönlere (özellikle yeryüzüne) yapılan dikey baskının azalmasına neden olur. Gezegenlerin yörüngede kalma ve yalpalamadan hareket etme sırrı, bu "baskı bölüşümü" ilkesinde yatar.

2. Atalet ve "Durma" Kavramı:

Havada hareket eden bir nesnenin yavaşlaması, önüne çıkan hava moleküllerinin direncinden ziyade, yerden gelen dikey genişleme baskısının (hava aracılığıyla) cismin hareket gücünü adım adım dengelemesiyle gerçekleşir. Hareket, baskı yönünün bir doğrultudan diğerine transferidir.

Sonuç: Yeni Bir Evren Tasavvuru

​Bu modelde "düşme" yoktur; evrenin atom altından başlayan devasa şişme hareketi içinde maddelerin birbirine "kavuşması" vardır. Kütleçekimi, çekilen bir ip değil, arkadan iten bir rüzgardır. Bu bakış açısı, Newton yasalarının sarsıldığı atom altı hesaplamalarda, eksik olan "itme kuvveti" boşluğunu doldurmaya adaydır

chapary cartwheelly
30.01.200

kafam boşsa da yüreğim tıka basa

  kaybettiklerimi de hiç umursamıyordum zaten
çünkü O'nun için bırakıyordum
O'nun için!
yerleri..gökleri
ve tüm güzellikleri yaratan 
O yüce Sahibim için!
çünkü inanıyordum
o sonsuz güzelliklerine
ve bana ancak O verebilirdi o sınırsız kafaları da..
yoksa bu hayatın
    hangi tuzsuzluğuna
ve tatsızlığına katlanarak yaşayabilirdim ki başka?
hiç bir anlamı yoktu ki; sonsuz o, güzelliğin yanında
değersiz ..önemsiz..gereksiz
  ve de bomboş!
nasıl yaşamak isteyebilirdi ki; mantığım
hangi hevesti onu hayata bağlayacak?

evet O'nun için bırakıyordum
O'nun için!
yerleri..gökleri
ve tüm güzellikleri yaratan 
O yüce Sahibim için!
kafam şimdi boş
boşum hayatta ..hem de bomboş!
ama o;sonsuz hayata dair inanın ki
tıkabasa bir doluluk var
şimdi yüreğimde..

cehennem eleği

 veeee işte!!
işte hararetle o devasa alevlere
bir kürek daha sallandı..
ama  ama ama 
durun ama durun ama
durun bir saniye!
o da nesi?
kutsalından bir elek !! ,
ve 'Hakk'a dayalı örüntülerce
örgülenmiş her gözü
bizi bekliyor dört bin gözle 
koşuyoruz en son hızımızla
ha varacağız ha vardık!
ve bil ki; şu "geçmiş" dediğimiz geçmişimiz..
geleceğimizdir aslında
vee onlar önde biz arkada
ve gerimizde de gelecek
 çarpılacağız bir sonuca!
gözleri yerinden fırlatacak
bir korku ve merak içinde!
o halde sen sen ol 
besle de özünü hep doğruluk ve iyiliklerce
irilip devlen de 
tutunakal o rahmet eleğine!


sıfır beşyüz kırkaltı


sıfır beş yüz kırk altı
iki yüz yirmi altı
yirmi dokuz yirmi bir
ah şimdi 
nerededir?

bir zamanlar belleğimde
en görkemli yerinde
bir sevdanın şifresiydi
başlığıydı her anımın
yankısıydı tüm dünyamın

umudumun  ışığı
şimşekleri çaktırandı
ve ardından
 rahmet yağar
filizlenmeye can atardı

ne ümitler yağdırırdı
onunla fidanlar yeşerir
ne duygularım açılırdı
ne tonlar tonlar boylanırdı
hayatıma renk 
renkler katardı

ah ! ama son gelişi 
o son gelişi çoook farklıydı
ümitlerimi yerle bir etmişti 
ki; bu sefer ki bir seldi
bağımı bahçemi yıkıp geçmişti
 

batumuma..

 dağlarını tepesini . düzlerini denizini
  karlarını sularını toprağını taşını
her şeyini özledim inan onun her şeyini!
o bunaldıkça yağan yağmurlarını da
hemen ardından bir yerlerden 
o pişkin pişkin açıveren güneşlerini de 
ve o; güneşin... doğuşuyla ve hem de batışıyla
allayıp pullandırdığı rengarenk bulutlarını da 

ne var ki işte ; yetmiyor da bu çektiğim hasret
adımlarımı ikna edip
 o kutlu adımını atabilmeme 
 katılamıyorum böylece ..o en zerafet renklerin
ve en duygulu kokuların ve daha nice nice
birbirinden  seçkin enstrumanlarından oluşan
o görkem dolu orkestralarına
ve üstelik kalkıp gelemediğim gibi bu komşu koltuklardan
onca uzaklıktan da gelse o kısa ve kısık  seslerin bile
hala seni işliyor da   ," yurdum yuvam "diye kalbime
tokalaşmaya kalkmış beklerken o şefkatli 
ve zarif elin cevher dolu parmaklarıyla zihnimde 
unutup  pes ederek   yaslayamıyorum da sırtımı
her an kalkacak gibi..
çünkü ayağımdaki.o prangalar ;"ya anne baban?' 'ya evin ocağın?'
"bir işte bulamazsın oralarda!'
'hem orası geri kalmış bir üçüncü dünya ülkesi!'
ayrıca diline de uzak kaldın tıpkı kültürü gibi!'
burası şimdi asıl vatanın ...otur artık kaderine katlan!'...  prangaları
bağlayışıyla birlikte elimi kolumu
 acı da veriyor bileklerimi sıkmasıyla! 
ki; tatmış tadını almışlar bir kere zincirsiz dolaşmanın
o üç beş aylığına da olsa okşayışıyla toprağını eti kemiğiyle ,
iliklerine kadar işlenmişsin de..sökülemiyorsun kalbinden aklımdan
 yaban eli diyor onay vermiyor vatanlığına
evet kopmuyor kesilmiyor koparamıyorum bağımı
uzaklığımızla ne kadar gerilip incelmişse de bir tel gibi
alır bağlarım sazıma yine çağlar kükrerim!
feryad eden şu türküyü:
"ey dağlarını ufuklara sermiş göklere koşan
yaylasıyla kentlerden ve yalanlardan el çeken!
ey yamaçları kutsanmış coşkuyla vaftizlenen
ovalarıyla yayalalarıyla cenneti tarif eden!
ormanlarıyla bulutları öpüp aleme güzellik saçan!
toprağıyla derde deva  şifalar bitiren!
ey taşlarının haşmetiyle gönülleri fetheden
bekle beni ve inan bana!geliyorum pek yakında!
geleceğim kaderimle beyaz göğüme varınca!
geleceğim sağ omuzum soluma üstün çıkınca! "

coşkunluğumu okşadı da


gösterip bana en doğruyu
             yalanlardan ayılttı da
çevirtti de gözlerimi
cehaletten kaçırdı da
okşayarak gönlümü
ruhumu coşturdu da,
şişirdi de kalbimi tutkularımı artırdı da
sonra da eğitip bir güzel
          beni azme, dirence
  hak peşine yöneltti de
dokudu da aşkı,sevgiyi.. peşinden koşturdu da
çıkaradı da aktörlüğe 
             faktörlükten kurtardı da.
ve gizledi ya endamını
            atom, hücre ne bulduysa
ama sözlendi de hep dilime
                      adını andırdı da
 ve bu yüzden işte
 ben şimdi
   hani olur da..
       belki kabul eder diye
Kendisine nacizane 
 bir sunağım var
 bir karşılık olsun diye 
gücüm ve yeteneğimce 
görkem namına artık şu bulabildiğimce
sözcükler ve cümlelerle
yazmak istiyorum evet 
          Kendisine yazamak,
belki bir mektup
belki bir kitap
ya da  bir şiir 
ya da bir şarkı güftesi
ama her bir noktası virgülü ile 
ancak O'na adanmış 
       yalnızca O'na..
tabi eğer lüfteder 
ve de kabul buyurursa..



reynaa'ya (renin batıgün)

gezip durduğumu sandığın
            hani o;meşhur göklerim var ya,
işte onları yerle bir eyleyen
 sonsuz bir arşa çıkardın beni
 bu iyiliğinle sen
                ey reynaa!
ey dost..
 sen böyle bir iyilikle ..
iyilik mi?
 ne iyiliği!!
yeminler olsun ki;bu bir mucize!
ki;inan bana kızıldeniz'den
farksızdı bu aramızdan kaldırdığın..
 diyordun ya hani bana,
 söylerdin ya hani,
     hep arada sırada;
 "bir gün gelecek de sen bir güzelliği keşfedeceksin" diye
işte o;'gün'..
 toplamış da bulduğu ne kadar kudret dolu
görkemli saati varsa
  bak şimdi düçâr oldular bahtıma
tüm senedi,tapusuyla 
 ve bil ki şunu da; ayrıca,
 bu dileğinin kabulüyle de
 kalamaz oldu artık
başka bir beklentim de
şu hayattan ey reynaa!
öyle ya
artık yüz bularak,
 beni nankör ettirmeyecek  
ne dileyebilirdim ki artık ne,
şu bana bahşedilenin üstüne? 

önsözüm

 kesinlikle ama
kesinlikle bana çok uzak çook!
bırak sen tarifsizliği marifsizliğini,
tarifi en basit olanı dahi
tarif etmektir benim en büyük gayem,
en büyük dileğim ve en büyük arzum..
ben çünkü iştah tıkayan o sözlerden ,
ve sözcüklerden 
ve satırlarını dolduran
            harf döküntülerinden ...
almak için intikamımı,
en paspal ve 
turşusu çıkmış tuşların
bağrından söküp çıkararak 
                cevher etmeyi, severim o döküntüleri lağımları da
işlerim sonra onları
o gök yüzümün ve yüreğimin 
en görkemli ve 
en bulunmaz yerine
altın renkli bulutlarla..        
ancak o; normal ,
oksijene mahpus tavanlarda
ne de zor oluyor bu ah bilsen!
şu örümcek bağlamış 
dağarcığım ve tecrübemle

kökler ,takılar ,
kolyeler yapmak
hem de takıntılar içinde!
okumuş da değilim usta bir yazar da ..
ama okuyup yazmamış birinin 
neler yapacağını göstermek 
ve  görmektir en büyük gayem!
 ve işte o definenin de
   kasnaklarıdır şu sayfalar ve
işlendiği satırlar da.. !
hatta al dahasını da dilersen,
dilediğince taa en derinlerinden
ama atarak tabi önce
o; "ben bilir"  kibrini bir yana
ve okuyarak öyle en içten 
ve en samimi bir şekil;
 içten 
ve içten
ve daha da içten
tıpkı şu içtemim kadar
içtem kadar içten
şu ; naçiz parlatışlarıma bağışlanmış 
sürpüntülerin  bile 
ne görkemler taşıdığını 
görecek kadar 
göreceğin kadar içten 

girişşiiri

  sizler..
bakmayın böyle şiir gibi 
    dizelendiklerine
şiirden başka her şey var inanın içinde
ve zaten layık olması için de 
böyle bir vasfa
bir şair olmalı yazıp imzalayanı da
maalesef aynamda da 
yok şu anlık öyle biri!
ancak 
yanıla da bilirim tabi 
bu kasvetli odamda..
haydi şimdi
size sesleniyorum size!
haydi gelin 
teker teker!
çıkın ufuktan doğun
doğun da bahtıma saçın ,
saçılın, saçtırın
açın gözümü ey ışıklar!
yansıtın pahamı
biçin değerimi
gösterin bana 
mevkimi, makamımı!

ağlayan çocuk

  gece çıkar sivrisinek lezzet avına
demir atmış yüreğimse
o;doyumsuz aşkına.
ki; beslendiğim o geceler ..sırf aşkınla da değil
her şeyinle doyarım senin her şeyinle!
yaşların da vardır meselâ  
mutların yanında
oluk oluk..
ve o; iki pınar arasında 
kırışıklığa doğru 
solmuş benzimin ..az üstünde
bunlar yazılıdır her zaman
             kalkmayacak ömür boyu
ölmeyecek de ölmeden
içi kavrulan 
           dışı ağlayan
                    bu yâdigâr çocuk !

inemem everestlere

   haydi dön gerine!
 ve de bana ;
"şu an benim için anlamı olan varlıklar,
ilgimi çeken şeyler,
dönüp geriye baktığımda 
yine aynı değerdeler" de
de de insin şu ayaklarım 
everestin tepesine..
-üzgünüm ..
-istediğin kadar üzül!
maalesef doğrulamalı,
 aydınlatmalıyım müphemlerini!
haliyle de mecburum
 ısıtmaya
çevremlerimle birlikte
 seni de..
yani; fillerin de karıncalığı bitecek 
                        gökdelenlerin de..
ve yüce Tanrı,
 'sonunda hiç kimseyi göremeyecek' den korusun o; 
rakımlara rakım katan gözlerini!
iyilikten başkası yoktu çünkü
            bir anlam taşıyan
hiç bir değer de etmiyor 
        hayatı sömürenler,
ömrünü iç edip keyif sürenler!
bugatti yapıp araçlarını
  amaç edinenler!
hatta acıyorsun bile 
              o düşmüşlüklerine !
üzülüyorsun sonluk peşinde
sonsuzluktan olmalarına!
peki ya 
 o iyilik üzere olanlar?
'asıl kendine böyle çalışıp
 üstün tutarsın her şeyden'
            düsturuyla
 başkalarını benliklerine yeğleyenler?
iştahlarını toprağa gömüp 
        gerçek ürün yetiştirenler?
bağışlanmalar umarak 
bağışta bulunanlar?
ah onlar aah!
öyle mutlu andım ki huzur içinde
ölmemişler sanki 
halen yaşamaktalar

bir kelebek bir ben

 bir kelebek ,bir ben
iki kanat ,iki bilek
bir kozalak ,bir rahim
o da sudan,
    bu da sudan..
bir uçuş ,bir koşuş
iki getir ,iki götür
bir hafta ,bir asır
o da ömür,
    bu da ömür..

bir güdüm ,bir fıtrat
iki anten ,iki ayak
bir çiçek ,bir seçim
nasıl karar,
      nasıl karar!

lanet hipnoz!

  bu bendeki hadsiz merak
ne dertler katıyor yaşamıma ah! bilseniz..
örnek mi ? ;
 yapmaya çalıştığım bir iş sırasında
içimde doğurduğu
o sürekli kontrol isteği
bırakmıyor da.o;yaptığım iş ile beni başbaşa
hiç eksilmiyor cızırtıları
parazit gibi kulağımda!
tıpkı; 
durmadan çekilip geriye ..tablosuna bakmaktan
elindeki fırçayı
 kurutan bir ressam gibi 
düşün ki;fırçalamaya bile zor yetişirken daha
nasıl göreyim de renkleri 
hakkıyla seçeyim doğruları?
evet..sorguluyorum şimdi..
şu merakımın peydahı ..bu bendeki tezcanlık
nasıl oluyor da bitiveriyor 
üç beş yudumluk devalarla?
yoksa gözardı edip hani;
. bir çok şeyi unutabildiğim gibi.
bu zihnimi sorgularla boğuşturan 
merakı da mı unutuyordum onlarla?  
peki; böyle kısmadan beynimdeki hücreleri
ve güvenli kip modlarına düşürmeden aklımı
yok muydu bunu başarmamın bir yolu?
karınca olup gezinmeliydim illa da 
el attığım tablolarda?
peki ya o; boya kutularım?
ne yapacaklardı onlara
varıp döneceğim ana dek?
durup bekleyecekler miydi benim için 
 güneşin durmaz dönüşünü ..saliselerce?
evet evet işte!
işte kahpe şeytan!
o da belki insanları 
böyle uyutmakta..
kaçılması güç
sonu sonsuz
           kanımızda gezen
bir lanet hipnoz!

hem bir plağıyım hem de iğnesi

  bugün canım çok tuhaf
neler istiyor bir bilsen..
dağları tutup kaldırmak
sökmek istiyorum dünyanın bütün çivilerini!
birer birer yolmak 
kabukları soymak, 
tanık olmak istiyorum apaçık 
çırılçıplak,
kuşların nasıl yumurtladığını!
çıksın sahte tüyler de tüm üzerilerinden
gerçek benler kalsın geriye bir tek!
bilinmelileri istiyorum 
bileceklerimi değil!
ben yaşamak istiyorum ..yaşanmak değil !
kolay değilse de bunu başarabilmek
ne yol varsa denerim 
arzum da var isteğim de!
çekerim acıları ..çekmem gerekirse!
beklemem gerekiyorsa bekler,
merak etmeliysem ederim!
sokaklarda uçarken bulutlarda yürürüm
pogo da yaparım samba da
semah da dönerim lazımsa!
götürecekse bütünlüğe 
vardıracaksa beni gerçek filmime!
anlatacaksa,
 öğretecekse
anlayacaksam 
ve öğreneceksem de onunla
şu etrafım ve çevrem (koca plağın)
'ben' iğnesi etrafınca dönmesinin saçmalık
ve asla da çalamayacağını 
bu sistemiyle,
tam teresine; dönenin ,
ve çevremi de döndürenin
  ben olduğumu aslında
ve tıpkı iğnesi olduğum gibi
tüm plağın da bedenim
ve her bir hücresi gibi 
adıma var olduğunu
adım olduğunu
adem olduğumu benimse,
ve bu ademin de aslında 
bu koca plağın 
gerçek adı olduğunu ..

aşk toprağım

  su da var buralarda 
güneş de var saçak saçak
nice baharlar da geldi 
okşadı da
o bereket meltemleriyle
ama ne fayda ki döküldü de çiçeğim yaprağım
                                         ben kurudum yine..kurudum yine
uzağım da senden  ey sevda toprağım,
ne verecek ki köklerime 
hasretliğindeki bir çoraklık
                       acı ve dertten başka?
oysa  onca eğitildim ,ilaçlandım,bellendim,tembihlendim
                                            gübrelendim ..öğütlendim 
                                                                ama boşuna
korku kuruları kemiriyor inan her yanımı!
ümitsizlik içinde 
 boğuluyor da köklerim
köklerim işte 
bu yüzden
kuruyor köklerim
               kuruyor köklerim
                     ah kökleriiim kökleriim

kopmayan sayfalar (tasarım)

 kopmayan sayfalar tasarım : 
kitap 1..
-önsöz ..kopmayan sayfaların tanıtımı
1.bölüm - bir taşın damaya varış öyküsü
2.bölüm-bir damanın karelerdeki seyahati
3-bölüm -karelerin,oyuncuların ,tahtanın ve oyunun keşfi
kitap 2..
1.bölüm-damadan çıkıp satranca geçiş
2.bölüm-satrançtaki taşlar ve filmleri
3.bölüm-şah çekerken mat olup çıkmak
önsöz ...
1-kopmayan sayfaların tanıtımı
2-kopmayan sayfaların okuyucuyla tanışması
okuyucuya seslenip oyuna daveti
3-direktfiler vererek sayfalarına sokması
hangi kafayla gelmesi gerektiğini söylemesi ve 
ilk okuyan kişi olan zaşasa'yı oyuna alması
-damaya koşan adımlar 
1-madde eylem ilişkisi
1.atlama :
buradaki insanların güçleri fena
düşünülecek herşeyi düşünebilecek kapasitede
gelişmiş cihazlarıyla istedikleri herşeyi değiştirme yetisinde
 
evrenin bir beyin olduğunu anlayıp kör noktasında 
düşlediği herşeyi ortaya çıkaran bir medeniyet..


bir hikaye ...
demiş :"şu düşlediğim Tanrısal kurum/sistem adına
her kurumdaşımdan aylık 1'er lira toplayacağım 
ancak buna katılmayan dünyalı ya da dünya dışılardan ise
10'ar lira vergi toplayacağım.."
ki sonra da..
o Tanrıdan inme yeteneği ve zekasıyla
hack -layıp tüm yeryüzündeki işlemcileri
baş edilmez bir şekilde bu arzusunu yerine getiriyormuş.


aşktan söz etme bana!

hayır!
aşktan söz etme bana!
bilmez miyim kahrını?
bilmez miyim derdini? 
bilmez miyim bir tadımlık lezzetiyle
ne acılar yedirdiğini?
zehir mehir ne bulduysa ..mideme tıkmasıyla,
tüyü bitmemiş duyguları
tek tek yoluşunu sinemden?

hayır!
aşktan söz etme bana!
bilmez miyim talanını?
bilmez miyim dümenini?
bilmez miyim bir çift gözle
bağrıma soktuğu hançerleri?
incecik bir dala çevirdiği
koskoca gövdemin
nasıl da eğilip büküldüğünü ufacık bir esintiden?

hayır!
aşktan söz etme bana!
bilmez miyim tutsaklığını?
bilmez miyim hasretini?
bilmez miyim o kısacık anlarıyla
     ne yıllarımı tükettiğini?
hasretinde bir saatini
aylara döndürmesiyle,
beni nasıl da farksız kıldığını bir esirden?

hayır!
aşktan söz etme bana!
bilmez miyim çıyanlığını?
bilmez miyim ihanetini?
bilmez miyim üç kuruşluk menfaatine
ne satışlar yaptığını?
kaşıkla verdiği mutluluğu
kepçe kepçe almasıyla
neler neler çaldığını şu zavallı ömrümden?

hayır!
aşktan söz etme bana!
bilmez miyim sarhoşluğunu?
bilmez miyim cezbesini?
bilmez miyim kadeh kadeh 
içirip durduğu zehirlerini?
duygularımı meze kılıp
hem harcayıp bu dünyamı
hem de gafil edişini öte alemimden?

işgal altındalığım

 and olsun ki yüce Yaradana
bende toprakları işgal edilmiş bir insanım şu anda..
hatta çok daha beterim
ki onlar gibi kolay bir şekilde
anlatabiliyor da değilim kimseye ..bu işgal altındalığımı
bana inanmıyorlar bir türlü ..
öyle parmağımı uzatıp
gösterebiliyor da değilim
inkarcılıklarını ve yabancılıklarını..bir çırpıda
çünkü sinsice yapmaktalar bu işgallerini de
süslü kamuflajlar sarıp ..bununla sürdürüyorlar  sömürümlerini
bakın soruyorum size
 koca bir dokyanus sayın  şu odamın duvarlarını ..
ve deyin böyle beş metrelik  bir adacıkta yaşasaydım
söyleyin bunun yerine etrafımda tel örgüler
ve parmaklıklar olsaydı da
en azından etrafınızda konuşacak.. kimseler olsaydı
                                            bundan daha evla olmaz mıydı bir çoğumuzca?
siz bana zengin mi zengin bir ..ebu cehil sağlayın
ve onun hizmetçilerini de birer köle düşünün
ve söyleyin şu parasız yaşanmaz bir kentte
asgari bir ücretle
çalışan bir özgürlük sahibi kiracının…hayatımı…
daha büyük ve sağılıklı
                       yoksa o köle dediğin hizmetçilerin mi?
söyleyin ikisinin de yalanlardan kurtulup
özgür olma şansları ..aynı durmakta mı?
ikisi de terk edebiliyorlar mı ..şu beş metrelik adayı
ve o kaptırmış böyle….zulüm çarklarına dişlilerini
itaatini sürdürdükçe bir takım tağutlara
bir farkları olacak mı yaşadıkları sence?
şöyle biraz geriye çekilip ..
önünüze alıp o geldiğimiz yokluğu ve sizler
doğduğumuz şu sonu gelmeyecek varlıklığı..
ve şu kısır mı kısır boyut
bir demoluk sürecin….fonlarının…tonlarının
söyleyin o vardıracağı sonuçluğunun…yanında
                                                           nasıl da bir önemi var?
işgalcilerimin adı ahmet olmuş corç olmuş ne anlamı var?
aslolan o yaptıkları inkarcılık ve batıllıksa
                                  meşruiyet gerçeğinde bunun ne değeri var?
hiç duymadın mı ki O Yaradan..
‘fitne’.. ‘katl ‘ den beterdir demiyor mu?..
çünkü sonsuz hayatımızı acılar ya da yaralar değil
                                                                    yalnız suçlar…günahlar ırgalar..
ve bu günah ortamının …biraz daha bol oluşu
diğerinin alcağı o binlercesi cana bile hiç kuşkusuz bedel olamaz..
çünkü şu an çekilmiş ve…bir sonsuzluk çerçevede
düşünenleriz tablomuzu..
ve sonsuz yanında hiç bir sayının
duramayacağını da bilenleriz..
ancak deriz: “ey Sahibim….bizi altından kalkamayacağımız
yüklerin altına sokma Sen…
yükleme …yükümlendirme hiç….
o atalarımıza yükümlenmiş …yükümlükleri
acı bizlere ne olur …affet suçlarımızı
evet Sensin koruyucumuz
                            Sensin bizlere en yakın
yalvarırız bize yardım et …
                       gerçeği örtenlere karşı..
 

dumani perdeler

 iki kişi var bu perdemizde
birisi on beşinde... ama üstün zekası 
ve kıvamı bala benzer ruhuyla 
koca alem operasının operatörlüğüne layık
bir ayakkabı boyacısı.. 
diğeri ise.. yaş olarak,
ondan bir buçuk kat
ama zeka olarak 
o ,bir tek Tanrı bilir..denilecek miktar daha yaşlı 
makamı işçi bir adam
ve o; boyacı çocuk ...oturmuş da bir yol kenarı...avlanırken öylece
o; ıslık-sandık ve yarı buruk bir neşeden kurulu..orkestrası eşliğinde
pasaklı bir ayakkabı.. görür ded geçmekte olan amelenin ayakkabısını:
-boyayalım mı abi 5 lira
durur adımları ve elini cebine ata ve kaldırır kaşlarını:
-bakalım ne kadar bozuk çıkarsa gönlünü tamir edecek tamam mı?
-kabul ve de taa doğumumdan beri. çünkü kendimi bildim bileli
şunu söyleyerek inandırdım nefsim aynalara bakarken:
"şu gördüğündür ey gönül, dünyanın en şanslı adamı!"
eline bir banknot gelir ve
- al bakalım 5 tl der (korkusuzca ve biraz da tebessümle)
çocuğun parayı alıp cebine koyduktan ,oturup fırçayı çıkarana kadar
sürdürdüğü yabancılıktan doğan sessizliği,
fırçayı ayakkabıya sürmeye başlamasıyla son bulur:
-çoğu kez şanslıydım ama ,böylesi durumlar yıllarıma paylanmış
ve bu inan bu yıl ki ilk siftahımdı daha..
-neyse ..bırak da şimdi can yeleklerini şişirip durmayı
bu ekonomik kriz vurdu mu seni de..onu de bana?
-bitlenecek saçlarına sabun bulamaz adamlar cila arar mı pabuçlarına ?
sen vermedin mi demin? ve ben de kullanmak için atmadım mı cebime
şu tuvaletlere yakışan kağıt parçasını?
ve şimdi bunları söyledikten sonra bilir misini, o tuvalet kağıdının ve kardeşi
peçetenin suratlarda ne göz yaşı döktüğünü?
suratların mazereti hüzün bulutlarıysa nasıl, diğeri de olmayan şeylerini 
çıkarmak için ter döker ..
şaşırmak x denizdeki damlalar?
hayır!
peki şaşırmak x (evren/atom)?
yine hayır!
çok daha fazla şaşırmış amele olan çok!
ve yemesiyle böylesi bir fırçayı 
o fırça tutanın dilinden,
demiş:
-sen var mıydın? 
sen gibisi de yaşıyor muydu bu alemde?
var mıydı sen gibi bir sahibi olan 
soluğuma ortak bir ciğer?
nasıl sevinçliyim nasıl !
nasıl sevdim bilsen seni görüp tanıdığım ;
güneşi bulutu ,rüzgarı 
her karesi ile bu anı bir bilsen !
ve nasıl minnettarım seni bana gösteren fotonların 
sahibini bir bilsen!
öyle ya 
nasıl olurdun onlar  dünyama var olmasaydılar?
nasıl görebilirdim seni benden,
benide senden böylesi mutlarla?
-anlaşıldı tamam..pek sıcak bakan değilsin kaderine
-hayır..asla!
kader dediğin bu sahnede bana biçilen rol sadece
söylenecek metinleri ,atılacak adımlarıysa ben yapacağım yine
ve şu kurgumu yazan alnımdaki sayfa
olmadan nasıl oynarım ki onu oynamaya doğmuşken?
ya bu rölü güdeceğim ne kadar güdüm varsa
 ya da inip sahneden bu diyardan gideceğim.
-insan nasıl yaşar o zaman?bir dert konsa başına ,
"nasılsa bunu üzerimden savacak bir kudretim yok "diyerek ölümü seçmez mi peki ?
-hayır..tam tersine
 mutlu bile olursun benim gibi yaparak:
bir kere inanıyorsun seni kullanan birine ve hiç bir şüphe olmaksızın
inanıyorsun seni sevdiğine ve sana karşın iyilik üzereliğine de
başına bir saksı bile düşse :
"oh şükürler olsun ki Tanrıma..beni çok dah acı bir kazanın
 hışmından kurtardı"diyebiliyorsun o an böylece
-bu kadar basit mi yani?..
-eve...
-diye sormayacağım çünkü değil!
öyle ise bu inanca kavuşabilmem için yapmam gerekir söyle..
neler yapıp nasıl yaşamalıyım inanmam için 
Tanrının beni sevdiğine?
- sevgisini kazanacak şeyleri yap önce
-iyi de nedir onlar?
-nereden bileceğim? bunu kendine sor..
ve Tanrının seni sevdiğini düşüneceğin ana kadar yapamasan da 
en azından özürler dile ve suçlu olduğunu bil ve olman gerektiğini de
-yani şimdi sen ..örneğin o hitlerin 
yapması gerekenleri yapmasıyla doğru yaptığını mı söylüyorsun bana?
-onu kendisine sormalısın bana değil.. 
eğer doğruluğuna inanarak yapmışsa yaptıklarını ..neden olmasın?
-işte senin gibisiyle bir avuç dolusu laflamak bile herş eydir benim için
yaramdan akan kanı durduran bir avuç tuz gibi
hatta bir psikoloğa harcayacağım paradan bile muafım şimdi sayende
çünkü büyük bir sorunuma dokundum şimdi, yani yanlış anlamaları
her ne geldiyse başıma zaten bundan geldi ya! ta en başında başladı hem de;
o 'kafanı değiştir ' sözü bana 'yolunu değiştir ' diye ulaşmıştı
kimbilir belki de bu kulağım yerine yargıma olan güvenimden kaynaklanmıştı.
sonuçta hatalar gele gele geldi ta bu güne, ne bir doğru bıraktıne yanlış koydu ardıma.
çünkü bel bağladığım bu yargım ,zincir yemiş nefsimden
-ama şimdi?
atlatmış gibisin tüm olup bitenleri ve bir dal aramıyoru gibisin
pek yüzer buluyorum seni bu hayat ırmağında?
-doğru ..kesinlikle! bu güne dek kendisine bir can simidi aramaya adanmış bu gözlerimin 
tek derdi oldu artık yön bulabilmek ve karar verebilmek ellerim kulaçlar atabilsinler diye.
ve büyük bir gururla  kafamı 'nereye doğru  yöneltsem, ne tarafa doğru açsam yelkenimi?' 
diyerek her kaldırışımda ,şükürler sıralıyorum kalmasın diye 
bana bunları bağışlayanın  hakkı üzerimde..
-nasıl yapıyorsun pekiş bunu?
-şu gördüğün şekillerdir buna verilecek örneklerin en basiti
-peki başka neler katıyor ,neler kazandırıyor böylesi bir bilinçle yaşamak
bana biraz daha açar mısın rica etsem?
-al şu ricalarımı da ver bana kulaklarını! 
ki o bile yeter de artar çünkü anlamayan birine bile ,en aşağılık da olsa en gaddar da..
o da aynı tablonun bir parçası,o da sen gibi o da ben gibi ve tüm kainat gibi
doğudan gelmiş var mı gideceği batıdan başka?
ve işin tuhaf yanı; bu bir dönüştür adına gidiş desek de. bu daireler olmuş sonsuzluk nedeni
bu kutuplar olmuş zıtlıklar sebebi..ve bu karşıtlıkların tek amacı : biz dışında Birini de olması.
bir 0 iken her şey o sıfırın yanına 1'si belirdi 
işte o gelince 1 yüzünde rakam..diğer yüzünde ise -eksi bir hal aldı 
ikiye ayrıldı böylece o sıfır .. iki yana doğru kollarını açtı ve birine var dedi diğerine yok
sıcak olmasaydı soğuk nereden çıksaydı?
ama dedim ya bu bir dönüş ve süresi de sana bağlı
sen açtıkça ,uzattıkça kollarını daha da geniş olacak bu çember ellerinin birbiriyle tokalaşması için
her bir parça başka bir çember ve o da başka bir zıtlığın zıtlık sebebi..
hilaldir işte bu yüzden hayat serüvenimizin simgesi
bir geceyi yaşıyoruz gündüzden uzaklaşan ama bu karanlık götürecek bizi tekrar aydınlığa
dönen everenle beraber..şu an bir yüzünü yaşıyoruz hayatın 
ki bu yüzü sayılardan ve rakamlardan ,tartılardan ve ölçülerden 
ve bunları hesaplamaktan ibaret 
ancak bir yüz daha gelecek ki bunların anlamı,resmi ve ete kemiğe bürünmüş hali;
tura cennetleri mi yoksa cehennemleri mi desem sen karar ver!
ama kararına muhtaç olmayan bir gepegerçek varsa ;
hiç bir şeyin burada ki değerinde olmayacağıdır kesinlikle!
yani burada önemi ve değeri olanlar orada sürpüntü ,
 burada değeri beş kuruş etmeyenlerse orada hazinelere dönecekler birer..
tersine dönerken her şey..
ve biz bu dönüşümüzle kavuşmuş olacağız bir yandan da o sıfıra!
-yalnız bence bu bakışın çok yerli bir açı.
kökün alabama kokuyor anlatırken hayalinde can verdiğin çadırlar
 birer ilham olmuş da yardakçılık ediyor atıyorken boş keseler ..
bence her atom dönmekte olan bir vidadır yarattıkları kümeler ve maddelerle birlikte
ve tümüm oluşturdukları bu evren gibi girmekteler boşluk denen bir dubele..
durmaksızın dönerek saniye saniye, ta ki varıncaya değin o dubelin dibine
ve duruncaya değin onu döndüren parmaklar..
yani dubelin boyudur aslında o sonsuzluk denen..
-hayır! 
kesinlikle ters tarafı da var hayatın
ve işte orası duyguların ve mananın yurdu ,dedim ya işte tura diye
bu kaşı gözü kulağu yazan yazılımlar ve teoriler resme pratiğe dönecekler orada 
bu anlatımlar bitecek ve anlamlar gelecek yerlerine
zira bir kuraya atılmıştı da bu madeni para ve yazıyı bilendi galibi başlamak için ilk oyuna
nasıl ki bu düşüncelerin önce var oldularsa aklında ve sonra yazılmışlarsa kader mürekkebiyle 
kağıtlara
sonra da tekrar döndürüleceklerse okunurken  akıllardaki gerçek yutlarına
bizler de döneceğiz bir gün kalkmasıyla üstümüzden
bizi gözlerden ve gözleri de bizden saklayan sayfaların çevrilmesiyle
-peki nereden bilebiliriz bu yüzün o turayı açıkladığını?emin miyiz,anlıyor muyuz ki bu yazıların 
dilinden?
-elbette ki anlıyoruz..dedim ya zeten oradan gelmekteyiz diye..
ve ne kadar başarırsan ruhunla görmeyi asıl şekillerini
o derece doğru olacaktır burada çizeceğin harfler ve biçeceğin satırlar
bir ağacı görebilmek ne ise bir kapıya baktığında,
ya da salyalar akıtmak ne ise bir limonun sıkıldığında,
öyle bir hissediş ve duygu ile görülür uzaklarda seyreden bu yakın olgular
yani dönmelisin ki o yaşattığın duygulara,o duyguların alfabesiyle okuyacaksın gerçekleri
dönerek bir 'adem'e geldiğin gibi bu durumlaraibir diş olacak da dönmen için çarkına
ve o çarkın eliyle dönecek de bir saat ve çalışacak sonsuza değin gerçek bir zaman
çünkü bu yamalak halin seyrettiğin bir ayna ,
ancak yarımını göreceksin unutursan ardını,ve yok sayarsan gizlenmiş diğer aynayı
ve onun yansısıyla göremezsen ardını kavrayamazsın gerçek boyutları
-bu ne demek peki şimdi?
biz de bir duygumuyuz yoksa?
ve onu mu kullanmamız gerekiyor varabilmemiz için O Tanrıya?
bizi tamamlayacak olan bu mu, başka bir dönüş imkanımız yok mu?
-hayır! çünkü dönüş yalnız O'nadır ve O'na döndürülecek tüm ruhlar!
onunla tamam olacak bu evren tekerleği. bizler hangi duygularını taşıyorsak hayat içinde,
O'da aynı duyguları besleyecek bizlere .
çünkü bizler O Tanrının sahiplik duygusuyuz ve elinin altındakiler bir davranışta bulunurken
unutma ki Tanrı da sana aynısını davranır ..tabi affetmeyi dilemedikçe..
her olaya başlaken seçeceğin tavır Tanrının senin için verdiği bir karar
hayat şu an senden neler görüp buluyorsa, senin de Tanrı karşısında bulacakların aynısı
ne kadar bağışlar sunar ,ihsan edersen hayata ,o kadar ihsan göreceksin Tanrı katında
ne kadar kulluk duygusuyla örersen taşları, o kadar oluşacaktır köprün
düşmeden uçurumlara , varabilmen için yurduna 
-ama sen her dönüşün yalnızca O'na olduğunu söylemiştin
peki öyle ise bu düşe..
-..düşenleri soruyorsan eğer O'na dönüp dönmediğin?.. evet!
çünkü O her yerde ve her zamanda..her şeyle beraber herkes ile birlikte..
sana soruyorum : nerede oturuyorsun şimdi? 
kalk önce ve sonra bak şu oturduğum tabureye..ve göster haydi neresinde barınıyordun demin?
şu çatlak kısımda mı ,şu lekeli tarafta mı yoksa şu parlak yanda mı?
ve de söyle haydi kimdi şu soluk ayakkabılarımı cilalayıp parlatan ve bununla da aynı zamanda
bu parlaklığıyla basıp geçtiği mermerleri dahi soldurtan?
başparmağı mıydı yoksa serçe parmağı mıydı fırçayı tutan elinin?
biri çıkmış ayaza sigarayı tutan ,diğeri sığınmış cebime sıcaktan terleyen ..ellerimden,
bir biri ile kenetlendiklerinde , hangi ; "oh be serinlik!" , hangisi ;" uf be sıcağa bak!" dese desin
farketmez ben yine de mutlu olmayacak mıyım o ılıklığın keyfiyle?
-şu vediğin örnekler , sanki sen değil de onlar bulmuşlar seni
sırf onlar da değil  sanki tüm evren bir olmuş bağırıyor bize : "örnek isteyen yok mu?" diye
her şey her şeye örnek olmuş ve bize yardım ediyor gibi ,işlediğimiz bir derste
-ama garip olan tarafı ; pek çoğumuz göremiyor bunları
iştahlı gözlerimiz odaklanmış uzaklara da dönemiyor yakınlara
ve böylece uzak kalmışız o yakınlıktan 'biz'  olmuş bir gerçeğe
ve malesef şimdi ufuklar bizim , ele avuca sığmaz ve bir işe yaramaz
oysa biraz çekilsek uzaklaşıp da uzaklardan ,dönebilsek yakınlara 
ve benliğimize dıştan bakarak netleştirebilsek şu bulanıklığı 
anlardık O Tanrıdan daha gerçeği olmadığını
yanyana koyabilseydik gördüğümüz kavramları
dizebilseydik sırasıyla bunca yaşadığımızı ,anlayabilirdik her birinin bir ipucu olduğunu
ve anlardık doğumun bir t'si olduğunu
anlardık büyümenin a'sı olduğunu
anlardık yaşamanın n'si olduğunu
anlardık yaşlanmanın r'si olduğunu
anlardık ölümün ı'sı olduğunu
yani anlardık 'Tanrının' var olduğunu!
--peki neden ama?
böyle anlaşılmaz riskiyle 
sokulmuşken bir de ta gözlerin içine
neden hala yok sayarlar bu muhteşem eserleri?
yoksa balçıklar mı sıvanmış doğarlarken
güneşe bakan gözlerine ?
--belki de bu körlüğün nedeni bundan kaynaklanmış
yüce mimarın eseri de 
kendisi gibi yüce ya ..
görkemine varmak da işte bir yücelik işi
ölçemez cetveller 
nasıl görecek değerini?
tek yapacağı kendi gibi değersiz savlar
ve ihtişamını örtmek
         " "      için cüceliğini
düşünmek için basamağına
O'nun yanına çıkamaz ya!
-yani boşuna mı yaşıyor , boşuna mı yiyip içiyor sence?
-yemek yemek ..su içmek
aslında kölelik değil mi bu resmen?
eğer ki gösterip şu bedenini ..'sen' demeseydiler ona
 doyurmak için sabah akşam uğraşırmıydı böyle?
bir damlacık iyiliğe bile karşılık uman sen mi, ben mi ,o mu ,şu mu, 
hangimiz söyle?
-niye ki? mutluluk veriyor ya ,zevk alıyor ya insan onunla
-mutluluk dediğin o bir kaç kaşıkçığa karşı 
dert kepçesiyle vurarak kafamıza kafamıza ..öyle mi?
bu mu verilenin karşılığı?
ne yaparsın peki bir yazıya başlamadan önce? defteri önüne serersin,
kalemini silgini önüne çekersin niye?
nasıl yetişsinler,yetiştirsinler mutluluğa?, evrakları arşive? ,çayları şirkete?
şu feryatlarla sönüyor işte yatak odamın ışığı bu yüzden her gece:
"ey yüceTanrım! nasıl bir zevk ki bu,seni anıyor her santimim!
açmış olduğun bu yarayı yutmuş ,emiyor dudaklarım kana kana hi durmadan sürekli!
ve bu yara öyle derin ve bu yara öyle uçsuz ki;
aktıkça akıyor irinleri asırlardır tükenmiyor !
öylesine oturmuş ve geçmiş ki birbirine bu koskoca her şey,
tüm gücü ile yüklenmiş,tutsak olmuş bir atoma!
dönmez olmuş dönmedikçe ,bacakları ,kolları..
onunla kurulmuş saatlerim , saniye saniye bahtıma 
şimdi bu tutsaklığımla 
senden aflar diliyorum tüm insanlığım adına..
affetmek ><yücelik 
dosdoğru bir orantı
ve Sen de yüceler yücesi olduğuna göre
diyorum ki ne olur!..
-peki nasıl oluyor da ;
yıllara..asırlara ..hatta sonsuzluğa bile
dönebiliyor bir anlık ışık parıltısı,
saniyesi bile 300 bin kiloluk yolculuğa bedelken?
-çünküsünü, çünküsünü,
nasıl anlatsam sana bilemedim çünküsünü?
ama bilmen gerekir ki önce .
bunu bilebilecek zihne ulaşmak için;
algını da yavaşlatıyor 
hızındaki süratın doğurduğu kütleniş..
kütlelere dönüşen ve baskılaşan şu dalgalar,
beynini de hantallıyor ..
algıladığı dünyayı da!
iki kimse düşün ki,
biri bir fil kadar devasa ..diğeri bir karınca ..
boyutları hızlarıyla ters orantıda
ancak o filin attığı tek bir adım da
karınca için
karşılık gelir bin adıma
ve tabi ki bu gerçekler 
algısal , düşünsel adımlarda da..
benzer formüllere tutsaktır her ikisi de!
düşünsene bir;
hiç o devin düşüncesiyle..bir olur mu miniğinki ,
adımlarını atarken geçen o sürede?
yani dev örneğin:
bir metrelik düşünüyorsa
miniğinki metre * (dev / minik) kadar olacaktır..
ve böylece..
miniğin zamanı da binlerce olacaktır
atacağı o binlerce adımla ..
ancak algılayamaz bunu tutsak algıları
çünkü o miniklik,
debelenip durduğu ,
uğruna galaksiler kurup.. adına evren dediği,
o binlerce adımın aslında 
  tek bir adım olduğunu göremez!
atomu görebilir misin gözünle?
hatta güneş kadar büyütseler de görüntüsünü
hiç görebilir misin hızından?
evet boyutlar arasına kısılmıştır
şu hayat dediğin zamanlar..
bu yüzde ne dev anlayabilir miniği
ne de minik o devi!
-off!
neden bozdun ki şimdi?
oysa sonsuz bir döngüyü bekliyordum ne güzel ..ne güzel!
-peki soruyorum o halde;
olmadığını nereden biliyorsun?
belki de senin de var  
bir miniğin,
ve senin
 bir anlık farkedemediğin kadar güncende de
nice evrenler var belki de..
hadi diyelim gerçekten de böyle..
sen bırak koca ömrünü
yaptığın tek bir hareketin de bile 
ne sonsuzluklar peydahlanıyor aslında!
ee?
ne işine yarayacak sen onu algılayamadıktan
ve yaşayamadıktan sonra ki?
sonsuzluklarının katili insan!
paçavraya çevirmiş tüketiyor adımlarını!
tek bir çaresi kalıyordu geriye,
o da ; büzebildiği kadar büzerek 
boyutunu ve algısını i
  devliğini minilemesiyle..
ufalıp yürüsün de görsün o kaldırımlar içinde
ne kaldırımlar olduğunu!
görsün un ufak taşların bile.. ne ağrı'lar diktiğini dünyasına
işte böyle anlayabilir ancak
yaptığı kıpırtıların devingenliğini!
işte sana evrenin makalesi..
bu yücelediğin asırlar ..sonsuz dediğin ufuklar
yapayalnız 
bir anlık düşüncesi,
ve içinde olduğumuz kainatsa beynindeki bir lobu..
ve bu her düşünen insan için geçerli..
düşünmemizi sağlayan bir bölüm
ve içinde bir dünya (kumanda masası)
sonuçta biz değiliz düşünen..hücrelerimiz
yemek yemeyi,su içmeyi
yatmayı kalkmayı arzulayan
kim sandın miden ya da kasların mı?
hayır hayır!
taa hücrelerin hücresi!
beynindeki dünya ...
evet beynimdeki dünya
akar durur bir salgı..
hatta onun da içindeki insanların
var olan beyinleri!
işte buyur; 
yine karşımızda o girdap düren sonsuzluk !
yine çıkmış kilitliyor
 bütün çıkışları
biz de takmış bir boyunduruk
döndükçe dönüyoruz dolap beygiri gibi!
-peki söyler misin o halde;
minikliğimiz, devliğimiz
eremeyecek miyiz sonumuza?
-gözlerini kapatır ,çekersin üstüne yorganı
terkedersin duyuları
dalarsın derinlere
sonra da bir bakarsın 
dönüvermiş bakışların sine-i ruhlara
hatta katışıp aralarına
söyleşmeye de başlamışsın
kuşandığın bir lügatla..
ama unutmadan yorganı
kaybetmeden önceni
bilgisinde bu rüyanın rüyası olduğunu
ve böylece de anlayarak 
tüm görmüş olduğun ruhların
ve dillerinden çıkanların 
aslında senin çıktıların
ve yapılan her eylemin de 
senden peydahlandığını..
ve sen üstünde yorgan ..başında bir yastık
yelken açmış rüzgarlara
saf ve yalıtık
tek bildiği işlemek ..yorumsuz pürüssüz
 iradeden uzak,bütünlüğe sadık
uyanıp gerçek rüyaya
keyfini çıkarırsın 
uçsuz saliselerin ...
ne idüğü belirsiz ..sırf tatları var diye
şu rastgele yediklerin
orada gösterecek gerçek değerini
şekline şemaline
lezzetine kapıldığın her şey
gevişinle sunacaklar asıl tatlarını..
ve bu edineceğin zehirler de panzehirler de
yararlılar ve zararlılar belirleyecek 
sonsuz sağlığını
ya süt verip sonunda 
sevileceksin sahibince
ya da köpürecek ağzınla..gömüleceksin mundarlığa!
-öyle ise neden insanlarda bu açlık?
neden doymuyorlar bir türlü?
bitmeyecek mi bu koşturmacaları?
bir vakit gelmeyecek mi ki;
insanlar : "tamam bunca gördüğüm..bunlarca yaşadığım
şimdi organizmam düşünmekle sınırlı
o halde yapmam gereken şimdi anlamlar üretmek
dönüp artık peteğime 
kutsal balımı doldurmak" desin?
-evet var öylesi bir vakit..böylesi bir petek
ama buralardan çok uzak (o an dünyada bulunuyordu)
yayıldığımız şu zaman 
ve bu yerler yerini
bir ikindi gölgesine terk ettiğinde
anlamı kalmayacak bu sorduklarının
ki yanıtlarını almış olacaksın
ağızının meşgullüğüyle
orada ancak oturacaksın getireceğin gevişle
anlam verebileceksin bu yiyip içtiğin yıllara
o mutfağa varınca yıkayıp doğrayacak,
haşlayıp pişireceksin dilediğin türlüleri
kısacası insan ruhiyatı
adalete ayarlı kodlarıyla
ne, çok şey yaşayan ve göreni bir daha dinlenceye çekebilir
ne de yaşamayanı değerlendirecek bir şey bulabilir
-yani düzene mi kavuşacak tüm düzensizlikler?
-aslında düzensizlik düzeni
düzen ise düzensizliği anlatır
-şimdi iyilik ve güzelliğe..çirkinlik ve kötülük
çirkinliğe ve kötülüğe de
iyilik ve güzellik mi neden oldu?
yani sağ taraf solu
sol taraf da sağı mı doğurmakta?
demek ki karşıt dediklerimiz 
farklı değiller o kadar da
öyle ise ayrışmalarının ne anlamı kalmakta?
-eşitlik diye bir şey yok
sonuçta yumurtaydı tavuktan çıkan
ve tavuk çıkması da o yumurtanın günahı değildi
tamam güzellik de çirkinliği anlatır ve doğurur
ama ortaya çıkan günah
çirkinliğindi aslında
itaat ile birlikte itaatsizlik de doğdu
meleklerin ardından şeyatanlar da doğdu
ve kulluk ile beraber isyan da çıkınca
  ademe ademi doğurttu
köütlük ve iyilik beraber doğdu
habil ve kabil gibi
sol tarafta vardı sağ taraf gibi
ama en ufak bir değerleri yoktu
ancak çıkınca ortaya bir nokta
iki taraf da çıkıverdi
ve sen..
o son bilenmezin de bilgisiyle
anlayacaksın işte o an
bu sonsuz denen rakamların 
1'den ibaret olduğunu 
aslında,
sağlarına ve sollarına 
rakamlar dizilmiş 
ve yanına gelecek bir rakam için
vaadlerde bulanan:
"ey varlığımla var olmuş
yaşam bulmuş sayılar!
babanız benim!
benimle var oldu "evren" denen bu sonsuzluk sayısı
benden var oldu her biriniz!
toplamımla var oluyor tüm toplamlar
çıkışımla ortaya çıkıyor tüm çıktılar..
zaten çıkmamla bir zamanlar 
sonzu ruhundan
bir yanımın başlangıcı 99...
diğer tarafınkini de -99.... bıraktım
şu halde hangisi daha değerli söyleyin?
      bu mu?              bu mu?                  yoksa bu mu?
         !                           !                                 !
...99(9)9999999999999(9)9999999999999999(9)999999
peki hangisi daha değersiz?
      bu mu?               bu mu?          yoksa bu mu?
          !                        !                         !
-9999(9)99999999999(9)999999999999(9)999999999...
en yüce 99 üzerine andolsun ki..
solda yer alman demek 
bir değere kavuşman,
sağda yer alman demek 
meteliksiz kalman!
ve nerede olursan ol ..değişmeyen tek gerçek:
bana ne kadar yakınsa bulunduğun basamak
o kadar değer kazanacaktır kütlen ve varlığın "
işte bu dedikleri de
hatta her şeyin cevabı..
ve her şeyin bilgisi de 
biliniyor beynince sen bil yeter ki..
- zaten şu hayatın eleğiyim 
ayırmaya var oldum gizliyi gizsizden,
güzeli çirkinden,
doğruyu yanlıştan ve haklıyı haksızdan..
ilk ayırdığım olgulardı
toz olup gitti yokluklar..eleğimde varlıklar kaldı
sonra sırasıyla ..
saldıklarım...........................kalanlar
karanlık                               aydınlık
esaret                                 özgürlük
yalnızlık                              ilişkiler
suskunluk                           anlatım
umarsızlık                          istek/irade,
amaç ,hedef ,mantık ,arayış ve sevgi
şu an üzerimde serpilmiş
elemem gerekenler ise:
yaralılar -zararlılar
gerçekler -yalanlar
geçiciler-kalıcılar
yüceler-aşağılar
yani kısacası;
mutluluk,huzur ya  da acı ve azap..
düşün ki ;
iki deniz var yanyana 
dalgalarıyla gün yiyen
karışmıyor da tatları ve benlikleri birbirine
bir sınır çekilmiş adeta 
siyah beyaz zıtlığıyla
ve bu iki zıtlığın ortasında..sınırın tam göbeğinde
bir dalga kıran..
ki taşları etten ve kemikten
o savıyor her dalgayı
onunla doğuyor aynı zamanda darp sesleri
zaten onun yığıntılarıyla ayrılmıştı bütün bütünlükler
bir klunu sola açtı
diğerini sağa
ama savayım derken de bazıları
kapılıveriyor içine
boşa verilen yönün yüklendiği yöne doğru
çekilen dalgalarıyla beraber 
onu da yutuyor kötülük
alçaldıkça derinliği taşlarını yutan bir derya
ve yine bu alçaklığıyla 
yenileri bitiyor yüzeyinde..
bitmeyecek de sapına kadar bu dalga kıranın taşları!
iki seçeneğin var şu halde;
ya sağ ya sol
ya sağ omuzunun üzerine yaslanacaksın
ya da sol omuzun batacak deryaya
her ne kadar diğerine dalmak 
dinginliğe uzanmak,
düşme ile değil iradeyle ise de
ne mutlu sular çekildiğinde yığının sağında olacaklar!
onları bekliyor kırlar ..bayırlar
ve ne yazık soldakiler gibi şer içinde yüzerken
bir bataklığa hapsolmak!
ama su kurumayacak
kalacak dibinde biraz..
köpekbalıklarının sığacakları kadar
kötülük kulaçlarıyla itişe kakışa
 yoğunlaşacak daha!
diğerinde ise bala basacak su yerine topuklar
ve oynayıp zıplayacak yunuslarla beraber
yani hakim olduğun 
şu anki duyglar
orada hükmedecekler sana
amir memur yer değiştirecek iradenin külahıyla
seçme sırası ona gelecek
 o dileyecek dilekleri
sense onun kuklası boş bakan gözlerle
atacaksın her adımı
çünkü hayat veriyor o besliyor eylemleri
onun arzusuyla var oluyor her olay
bizimle hissediyor dokunurken sonsuzluğa
okşayıp yaratıyor olguları
ve o anlıyor yaşadığımız duyguları
ve onun çizdiği rotayı değiştirecek bir yiğit
bir sigara dumanı bile
çıkmadı henüz piyasaya!
ve hakkı da olamaz zaten çıkmaya!
-peki hak nedir,
yapılması gerken mi?
uygulanması gereken o mudur gerçekten?
o haksızlıkla hakkı..yasaklarla yasallığı ayıran
bir sınır değil mi sadece?
neden gereken olsun ...sınırda yaşamak?
bir tel örgü ya da avlada.?
yapıştırıp kendimizi dayayıp benliğimizi 
haksızlığa doğru bakmak
demir parmaklıklardan özgürlüğe bakar gibi
bu çevremizi saran hak çizgisinin
ötesi özgürlük..berisi de hapis görülüyor böylece!
oysa tam tersi
hak sınır tanımamaktır asıl zindan
hak sınır tanımaksa özgürlük
bırak o halde hakk sınırında durup haksızlığa bakmayı
dön sırtını sınıra özgürlüğe selam ver
ve iyiliğe doğru adımlan
yap haydi yapabileceğin en büyük haksızlığı
mesela tüm evenin 
zevklerini tatlarını sahiplen
doyacak mısın peki?
elbette ki hayır!
asla doyuramazsın arzunu
ya iyilik yapmak?
 
-işte şimdi 
şu an
tüm bunları anlatırken bana
her genç kızın ,oğlanın
her gencin yaşlının
her otuzbeşliğin başına gelen o;
"aa ben bunu yaşamıştım!" hissine kapıldım
ve bu kapıldığım akar beni
sürükledi sürükledi derin bir 
düşünce denizine döktü..
öyle de bir daldım ki ;
ta iliklerime kadar yüzmekteyim şu an..
kulaçlar atıyorum  :
'yoksa bu olayların değil de
onların yaşamasıyla oluşan
duyguların bir yakınlığı ve benzerliği mi?' diye..
-kesinlikle ..
'nin gereği bile yok ama 
boş torbayı kim taşır ki?
bu yüzden doluyor işte şu etten torbalar
eve varınca bakılacak
açılacak torbalar..
"ne toplamış bakalım ,neler var içinde?
umarım tezatlar çıkmaz verdiğim listeyle"
diyecek 
ve alacak torbanı.. serecek getirdiklerini önüne birisi
birisi .._evet o gerçekten de birisi..
ama kime göre birisi?
işte asıl önemli sorun budurda yatmakta
asıl döken budur işte zift gibi saçları
ve döküldükleri defterleri 
var olduğundan beri birere şahesere çeviren
dünya defteri..
mesela şimdi sen
benim için nesin?...birisi
hadi git bir de bunu sor parmağına
ya da tırnağına ya da hücrelerine!
biri çıkıp bunlara birisi dese
sen mi bu lafı üstlenirsin yoksa onlar mı?
yoksa hep bir ağızdan:
"hepimiz birimiz birimiz hepimiz.." diyerek
ağız birliğine mi gidersiniz?.._
ve o torbada ki duygular
notalardan oluşmuş birir bestedir her biri
her yapılan iş ve yaratılan olayla 
tokuşurken maddeler
sallanır da teller
o tellerin hareketiyle de bu yaşam sazından
notalar çıkar ve birleşir
besteler doğar..
ve sürekli bir şekilde..durmaksızın
hareket durmadıkça
bereket bitmedikçe..
şunu da bil ki ; duygulu insanlar  sık rüya görürler
yani sazımız boş kalmıyor anlayacağın
ve benim de rüyasız geçen uykum olmadı hiç
ne tuhaf değil mi?
örneğin :
karşında bir insan yürüyor ...ona "do" diyelim
bir kuş ötüyor tepende..o da "si" olsun
         içtiğin sigara .."re" dumanı da .."fa" olsun
şimdi bu yaşadığın do-si-re-fa bestesine 
tekrar kavuştuğun bir gün 
"aa , dersin ben bu filmi görmüştüm"
ama film değil demek istediğin bestedir aslında
çünkü farkedemezsin tınıların gerisini
tek anlayabileceğin;
duyacağın tonlar ve frekans aralığı..
tıpkı birbirini tavaf ederken 
tüten dalgalar gibi..
-sanırım gökadalardı kastettin?
-hayır tüm evreni..tüm varlıkları
-ne ilginç bir şey değil mi?
her şey bir şeyin etrafında
 oda başka bir şeyin
ve o da başka bir şeyin..
ve belki de son noktası Tanrının "ol" nidası..
yani duran hiç bir şey yok aslında
hem kendi aleminde hem dış aleminde..
ki söz edilirken böylesi bir durumdan
kütlesi oluyor ilk akla gelen
sayısıyla ölçülüyor barındırdığı zerrelerin
hızı hesap edilirken..
aynı bizler gibi koca bir pamuk 
süslensen de püslensen de
ne değerimiz kalacak tartıya çıkınca?
iyilik kütlesi fazla olan mıdır
kötülük hacmine karşı galip gelecek
bir kaldıraca binseler?
ve neden 
neden durmaz bir türlü 
sürekli oynuyor
bir kötülük galip bir iyilik
tamam anladık dünya döndüğü için
baskı yapamıyor çokça..
ama bu kadar da hızlı olur mu hiç hareket?
-ona çünkü dön denmiş
ve dönüşe adanmış çoğu baskısı
ve böylelikle diğer yönlere
bir baskı uygulayamıyor k, baskı görsün 
yaptığı hareketlere
-peki bunca hareketin gereğin nedir ki?
zaten belli değil mi kaderimiz?
hem kader dedikleri nasıl bir şey ki
binlercesi kafalar ütülenmiş giydirilmke amacında,
ve sokulmak maksadıyla o kılıflara?
anlat
-anlatmamaya bile değecek 
anlatılmazlığı bulunuyorsa da
yazılıyor muyuz yoksa okunuyor muyuz şu anda?
bir satırı ziyan etmişsen de
düşünmene fırsat için
nasıl çıkmadıysan buna rağmen içinden
işte kader dediğimiz de böyle bir çıkmazın yüklendiği harflerdir işte
-yani sigara gibi..nargile değil?
-evet ve şu:
durumumuz,konumumuz ve zamanımız
bizi biz yapan kişilerce belirlenir
-dese deiçimiz dışımız izafiyet dolmuş
-sen zaten var mısın ki
olsan dursan bile bir kitapta
okuyanlar olmasa
  ya da akılları ya da gözleri?
-sigara dedin de aklıma geldi:
bahsettiğin bu duygular 
ne zaman varıyor anlam ocağına?
gidişlerimizle mi görülecektir 
nargile gibi,
yoksa şu an tütüyor muyuz
şu parmaklarındaki gibi?
zivanamız kalana değin duracak mı şarzımız?
birleşmeye mi çıkıyor tüm eylemler
göğün sırtında
bir bulutun bahtına,
varmak için onunla,
yağmak için bir tütün bağına,
tütmek üzere bir daha?
şu tütüşüne de bak !
kıvrılır durur rast(!)gele
bir yanı sağa dönüyor ..diğer yanı sola
tek bilinen yönleri ..hedefleri
ve yukarının kurtuluşluğu
yoksa kim bilebilir varacakları kütleyi?
aralarındaki bu kısacık görünen
önemsiz sanılan kıvrımlar
upu uzun mesafe olacak
cennet ya da cehennemle arasına girmiş olan
birisi ekvatora düşerken 
kutuplara düşecek bir diğeri
ve yeniden..ve yeniden..
-hayır!
böylesi bir 'rast' lık yakışmazdı ona
alemler bağlanmışken en ufak kıvrımına
her hareketi ..her kütleye
önce bir lamba yanmış kızıl ötesinde
o "dur" demiş bilince
"dur" demiş algıya,
kurup evreni dilerken..var olması üzere.
ve sonra bitimiyle
 bu yaşanan serüvenin
"git" demiş ,düşün
ve ver bana duygularını
ver bana tatlarını 
ver bana her soluduğunun anlamını
bana duyur sevgilerini 
bana duyur özlemlerini,
benim için yap her yaptığını"..
"gerçi istesen de istemesen de
zaten yaşıyorsun yiye içe..
farkındalığında yap yeter her işi
adıma yaptığının"..
dedik ya: "işte Tanrı bu yüzden
en büyük duygu
tüm duyguların sahibidir" diye
tapın bu yüzden Tanrıya!
yaşayıp yaşatmalısın bu duyguyu aleme!
ki unutma,
her varlığın bir kümesi
ve her kümenin de mutlaka
bir çekirdeği bulunur içinde..


her şey beyninde saklı
  her şeyi bilen beyninde
tüm formüller ve hikmetler 
seni bekliyor bir köşesinde
gizlenmiş de korkudan
kendisine el atacak bir yiğit bekliyor
güçlü ..çetin...cesur..
ve kararlı bir istek!
istiyor ki istensin
ve doğsun da bir bahara gözleri
yağmur yağmur yeşersin 
ve var oluversin o anda yüce bir lokasyona..
gurur duyduğunu söylesin tüm dünyaya
varlığıyla varlıklara
varlıklar katmasıyla...




altına kaçırılan mutluluklar

 ve nihayet gelmişti de
artık bir son vermek üzere
 sıkına sıkına tuttuğu
o  sıkılmışlığına
 bir son vermek üzere
belki günler, belki aylar
hatta yıllarca arayıp da durduğu
ve tek muradı bildiği; tuvaletin kapısına
ve tam dalıyordu ki içeri
rahatlama ümidi ve coşkusu içinde
çıktı da birden bire
karşısına birisi:
 "hayır! dedi hayır!, aman gireyim deme!"
şu fakiri dinle sakın karşı gelme!.."
demesiyle de bizim ki
afalladı kaldı
zira o an onun için
"neden?" sorusu bile
koca bir saçmalıktı..
'bu da ne demek şimdi? '
'nas nassııl yani?'
gibice ifadelere bürünmüşken yine
karşındaki ısrarla:
-ne olur  sözümü dinle 
sorma da hiç bir şey sakın!
ki sorsan da zaten
  anlayamazsın bir şey" 
güven bana sadece ve dön geldiğin yere"
 dediyse de o hala: 
"bu saçmalık! ,saçmalık ! ,
der ifadelerde 
-ne sakıncası olabilir ne?
ki onca çabam ve gayem
hep buna adanmış,
ve bu mutlu an olmuşken
 tek bildiğim amaç,
hem de yaşarken böylesine
derdini ızdırabını 
neden kendimi  bundan mahrum bırakayım neden?
 durduk yere mantıksızca
 niye mahrum edeyim kendimi
böylesi bir rahatlıktan ? 
ki bu rahatlık değil miydi 
tek koşturma amacım?
şimdi niye vazgeçip kaçınayım niye?
ki çevremde de onca insan
bunu yapıyorsa bir de?
neden bir suçu işlemiş sayılayım?
ne mantığı var ne?
neden inanayım  kanıtsız bir şeye?
neden inanayım bilmediğim bir sebebe?
ve o sebebin sonucu da;
mahrum kılıyorsa beni 
koca bir hoşluktan?
ve de mahkum ediyorsa beni bir zorluğa?
hayır hayır! hayır hayır!
bırak artık geçeyim!
çekil önümden çekil!
yasaksa yasak..günahsa günah!
ne olursa olsun 
    gireceğim içeri
ve yapacağım çişimi! " 
demiş ve de dalmış içeri
ve salıp bırakmış sonra da
rahatlaya rahatlaya 
tuttuğu neyi var neyi yoksa
ve derken ve derken 
sonra yavaş yavaş
 başlayan bir sıcaklık 
sonra ıslaklık 
sonra kıpırdanmalar kıvranmalar
derken sonra derken
bir de açmış ki; gözlerini
 sereserpe yatıyormuş
sırılsıklam bir yatakta..




pes etmedim dirildim


yenildim üzüldüm
ezildim büzüldüm
sövüldüm dövüldüm
söküldüm gömüldüm

ama yok yok yok yok 
pes etmedim dirildim 
acılara da direndim
zaferlere de bilendim
ve kurtuluşa eriştim

çalındım çırpıldım
itildim kakıldım
atıldım satıldım 
 asıldım çatıldım

ama yok yok yok yok
pes etmedim dirildim 
ızdıraba direndim
zaferlere bilendim
ve kurtuluşa eriştim

paklandım arındım 
serpildim saçıldım
ayrıldım sayıldım
anıldım kayrıldım 

pes etmedim dirildim 
ızdıraba direndim
zaferlere bilendim
kurtuluşa eriştim

siyah beyaz dünya

ah bilseniz aslında
nasıl da yok ediyor renkleri 
sözde şu çok renklilik denen
                    iletişim ağları..
rus ya da arap edebiyatı
ya da fransız yerine
artık dünya edebiyatı,
italyan ya da çin 
ya da türk mutfağı yerine
artık dünya mutfağı!
yani; farklı kültürler 
bırakıyor artık yerini
dünya kültürüne ..
toplumlar arasında mesafenin bitişi
ve her kişinin her kişiden etkilenişi ile
tam tersine çok renklilik 
yok olup gidecek
müzik,şiir,felsefe,
giyim, kuşam ,beslenme
                            aklına ne gelirse..
her  alanda böylece
örtüşecek tayflar ile yok olacak tonlar 
ve birleşecek renklerden 
tek bir renk doğacak
beyaz alacak yani artık 
tüm renklerin yerini
ve böylece de
siyah beyaz bir dünya 
                    vizyonlara girecek!
şu halde ,
madem ki gelecek
siyah beyaz bir dünya
bulun da kendinize 
korunaklı bir köşe
siz olunuz bari 
geleceğin gökkuşağı!


yeter artık!

 yarmak istiyorum yeter artık!
   saati,
        pimini, kadranını..
ve o yarıktan geçip zamanına gelmek
görmek istiyorum 
             kalp atışlarını..
ben öyle; toz pembe ipçiklere 
        güvenecek adam değilim,
çelik halatla çekiyorum kavuşacağımız o günü!
bir elimde halat 
hasreti çeker diğer elim 
ah! ben ne acılar çektim nasır tuttu yüreğim!
ey beynimin zamanı ,ey aşkımın baharı
sensiz saat çalışmıyor
bulamıyor yarını
yokluğun bir taş koydu kesti önünü akrebin
ah ne kıyametler kopardı
 şu bitmeyen hasretin!


rahimden rahime..

 evet  rahimdir toprak ana 
                    biz insanlar için de
ancak şurası da bir gerçek ki; 
     ilki değildi bu onun ..asıl ikincisiydi
ki; ikinci kez elenmiştik
       bizler doğarken dünyâya.
ve ilkinde olan gibi 
nasıl bizler çıkmışsak.. binlercemiz içinden
ve tapumuzu kazanmışsak diyârı rahimlerden,
evet boşuna şüphelenme
        yine olacak bu yine!
hani yumurtalıkta doğmuştuk ya
diğer damlacıklarla ..
yaşıyorduk ya orada ekmek elden su gölden
ama hissediyorduk bunun da bir sonu olacağını
ve ayrılarak o dünyadan
      doğacağımızı bu dünyâya..
ne var ki;bu hepimiz için geçerli de değildi
bunda kararsız ya da
                            inançsızlar da vardı
öğütçüler görevlerini yapmıştılar da oysa..
bizse onlara ne yazık ki;
inanmamıştık tam olarak
demişlerdi halbu ki ;
öte dünyalar olduğunu
ama ne var ki; inanasımız gelmiyordu bir türlü
bu yumurtalıktan sonra
bir rahme varacağımıza..
ancak yine de ne mutlu ki;
ben ve ben gibiler buna
 inanmaya çalışmış 
 bu sayede de
    o yarışın bir galibi olmuştuk 
ve milyonlarca spermi de
 gerimizde bırakıp
kavuşmuştuk sonra da
          bir esenlik rahime..
ki; öncekine göre de bu 
çok daha rahat bir yerdi
cennete düşmüştük yâni
          bildiğin cennete!
ve günler haftalar, hatta aylar boyunca 
böyle yaşadık durduk
O'nun esirgemesiyle
ne var ki diğerleri gibi 
bunun da sonu gelecekti 
ve yine başka bir dünyâya geçecektik ordan da
ki; bu seferki inancımız 
çok daha derin olmuştu..
bir önceki deneyimin sağladığı tecrübeyle
derken sonra ecel geldi
ve terk ettik orayı da
ağlamaklar eşliğinde
bir ebenin ellerinde..
çıkıverdik o rahimden  de
doğuverdik bu aleme..
ve işte şimdi yaşadığımız
bu devâsa rahim de
ya da dünya ya da adına
artık  ne derseniz,
biliyorum ki; bir gün yine
son bulacak herşeyiyle
ve bundan çok daha sonsuz
 başka bir yer gelecek
ya uçsuz bir zindan gibi
ya da uçsuz bir cennetçesi..


anormal normlar

 şu koskoca evrenin tek anormalidir 
bence o insan denen,
ve sanki 
normal görmez canlıları.. eşyaları..
ki onun zaten ilk tepkisi de 
        bu anormalliği değil miydi?
zırıl zırıl ağlıyordu
şu aleme doğurulurken..
zifiri bir karanlıktı çünkü rahimdeki tek formu da
normu da o olmuştu tabi doğal olarak da
ancak kısa bir süreç sonunda
alışmaktı yine adım adım
ona yeni normlar edindirecek yeni yeni formlara..
elbette ki; 
bu tuttuğunuz bir kalemi değil de
onu tutan eli değiştirmek gibi
ama gel gör ki şimdi de 
fark edemiyor bir türlü
bu normların da bir gün 
                yok olup gideceğini!
ve bambaşka normların gelip
bunların yerine geleceğini..
bambaşka bir mekan,, bambaşka bir soluk
yeni ağlayışlar.. yeni şaşkınlıklar 
             sonra yine alışmalar ve alıştırmalar
            ve sonra yeni formlar sonra yeni normlar ..