ay ışığı farkıyla

 kararlıydım evet
sıradan bir yazım ve şiirim olmayacak;
ay ışığında yazıyorum şu anda..
sırf bu özellik bakın 
onu ne hale sokacak,
ne anlamlar katacak;
bakın işte şimdiden onu 
nasıl bir şekle soktu..
tıpkı her varlığı diğerlerinden
ayıran etkenler gibi
ve bu ufacık farklılıktı 
onun şekline hayat veren
atom sayısındaki tek bir fazlalık
ya da tek bir eksik
nasıl onu farklı bir elemente çeviriyorsa
işte her bir benliğe de
o sonsuzluk destesiyle 
fazladan kart verildi
ya bir tane ya beş tane
ya da bir düzine
yani bir deste kart vardı işin en başında
birden başlayıp 
ta doksandokuzu bulan
sonra bu destenin önüne
  bir ayna kondu
ve bu ayna o desteyi
dört yöne yansıttı
prizma gibi kıra kıra..
ve her bakılan yönde de 
bir kart fazlaydı
işte bu fazlalıkla fazlalıklar 
ve bu fazlalıkla da farklılıklar
ve bu farklılıklarla da 
bin bir çeşit varlık oldu..
tıpkı bu şiir gibi..
oysa tüm şiirlerin de özü aynı zerreden
29 harftir oluştukları hammaddesi
şekillerini verense 
diziliş farkları
ruhumuzun eline de bir alfabe verilmiş
99 sıfatla anlam kazan denmiş
bu sıfatların her biri 
bir ışığın boyları
beyaz ışığın parçası ..ton ve renkler hüzmesi
hayat kandilinden 
yansıyacak yüzümüze
ve aydınlatacak bizi 
bu karanlık içinde
ama parlatacağı suratın saydamlığından ziyade
parlaklığının kuvvetidir 
asıl önemlisi..
tüm varlığın sureti de onunla görünür aleme
ve öyle dizilmeli, seçilmeli ki bu tonlar
bu şiir ve bu şiirin 
nurlandığı ay gibi 
etrafa ışık saçmalı..

geçmiş aşkımın şarkısı

 düşlerinin pençesinde 
yine açmış dinlerken 
o; doyumsuz şarkımızı
dönüp dedim :
"sen ey aşkımın eseri!
inan ki şu muhteşem ahengine 
duygu saçan güftene
bilmem hangi basına,hangi tizine
neyin var neyin yoksa ...her şeyine 
ama herşeyine rağmen
hiç bir değerin yok gözümde
onu hatırlatmasan!
ki ona adadığım muskanla koruyorsun
ruhumu coşturan büyünü..
ona borçlusun sen de tıpkı
titreyen kulaklarım,
dalgalanan zihnim 
ve duygulanan yüreğim gibi
bendeki kıymetini.
öyle ya..
hiç dilim olmadan ziyafetin,
gözüm olmadan zerafetin 
tenim olmadan dokunun
burnum olmadan kokunun anlamı var mı?
ki onun rüzgarıyla dönüyor ancak 
bu çarklar,
onunla çalkalanıyor avralar
onunla çarpıyor kalbim
onunla çırpıyor kanadım
onsuz ne uçar ne coşar ne de 
katılabilirdim şanına
sen de onsuz ne uçurur 
ne coşturur ne de 
katabilirsin şanını
sen de bir hiçsin onsuz
 ben de!
ben onunla yaşarken seni
sen onunla yaşatırsın beni..
ama şimdi..
ne acı ve ne acı ki
söktüler de artık o aşkı yüreğimden
sen de defolup gittin işte
gönlümden ve
çalama listelerimden!


biri 100'ünden 1'e

 her şey bir 100'dü önce
sonra 1'i kalktı
ve ağaca doğru yürüdü
bu apaçık bir isyandı!
ki ona denmişti de evvelce: 
"bırakma sakın yerini
terk etme şu sonsuz olan basamağını!"
ancak o bunları dinlemek yerine
bir laneti dinlemişti!
kandırmak için kendisine:
" ey ahmaklar ahmağı
görmüyor musun şu sıfırlarını?
ne değerleri var ki değer katsınlar sana?
bilakis,
değerin düşüyor onlarlığınla!
sen ayrıl da o varlığı ziyan olanlardan
güneşler doğsun artık bahçene!" demiş
ve o da bu fitneye uymuştu..
evet..
işte o yasağın tadılışındandı bu şapırtı sesleri..
ve artık o tek başına 1'isiydi 
1'si 
yapayalnız 1'si!

chaparinin odası

 boş kaldığım zamanlar
hep sana adanmış
beynimdeki yalnızlığı gideresin diye
titreyen hücrelerinin
buz kesmiş boşluklarını ısıtasın diye..
o an saygıya geçer
dikilir duyular ve hisler
ne bir iş kalır sonra ..ne yapılacak bir ödev
dümenleri kitlenmiş 
öylece baka kalır gözlerim
okyanusun derinlerinde 
kaybolmuş bir yıldız gibi
yansımaktan aciz.. tek sunduğu karanlık!
duyamam göremem hayatı
çekip başımı içimden ..dışlağıma bakmadan
tüm o yakınlaştıkça kendisine
yakından bakıldıkça
güzelliğini yitiren güzellikler
yani evrendeki herşey gibi..
bu ne kadar garibime ve gariplerine gitse de
gitse de bu tuhaflığın üstüne
hak sayarak cevabını,
değişmeyecek bu doğru
düşeceksin kapısına!
ya vurarak tokmağına
ya da basarak ziline
eliyle ya da isteğiyle
dürtecekler bir yerini "dön evine" diye
ne isteyecekler?
ya ekmektir ya şarap!
ya sevinmektir ya ağlamak!
nesi var ki iki aralık
ve beş duyusundan başka?
göster aksi bir kapı
..da çıkıp kurtulsun bu tozlu hayattan!
o ki:
 süpüren bir süpürgeden 
fırlamış su damlası
ıslamak için yerleri ..tozumasın diye
eline geçen ne kadar
toz tanesi bulduysa
küresinin çapı kadar ..yutup çiğnemeye kalkmış
itilip sürüklenmesiyle
 süpürgenin her darbesinde
yedikçe yiyesi gelen
geldikçe indiren
..dikçe hazmeden
..ettikçe büyüyen
..dükçe kocayan
...dıkça çöken
..tükçe ağırlaşan
..tıkça da yavaşlayan bir 
kartopu gibi
dönüp durmuş zaman topuzunun
püskülleri; yüzyıllar ..asırlar.. 
bağlandığı yıllar
aylar haftalar
günler saatler
dakikalar saniyeler
ve saliselerinin sürüklemesi
(okşaması ya da darbesiyle)
onların ve onlardan
önce gelmiş ya da gelecek
iştahların açlığıyla
çarpılan dünyanın
kaslarından sızan damlalara
  bölünmesiyle ortaya çıkan
kader sayılarınca
temizlenmiş ve yıkanmış
tozlandıkça ,
kirlendikçe 
chapari'nin odası ..


hikayeler..

çift bedenliler hikaye (özet)

 'drosnar' adında gelişmiş bir gezegende,
karınca boyutunda robotlarla başkalarının özel bilgilerini ele geçiren,
yapay arılarla da müptelalara uyuşturucu enjekte eden bir çete vardır.
işte bu çete bir gün yakayı ele verir ve gezegenlerinden kaçmak zorunda kalır.
milyonlarca ışık yılı gezip kendilerine yaşayacakları bir gezegen arar ve 
sonunda 'kashitan' isminde bir gezegen keşfederler ki burada yaşayan varlıklar
tek bir anadan ve bir erkek ve bir dişi olmak üzere çift beden olarak doğar
kendi kendine çiftleşir ve yine kendisi gibi çift beden bir ruh daha doğrur
ve böylece çoğalmadan yaşayıp giderlermiş.
elbetteki bu durumlarının bir hikayesi de bulunmaktadır..
tıpkı zakupal gezegeninde yaşayan varlıklar gibi zamanında bir süper nova patlamasıyla 
maruz kaldıkları radyoaktif yüzünden bu hale gelmişlerdir.
ancak o 'zakupal'lılar azgınlıkları yüzünden kendilerine geliştirdikleri biyolojik formüllerle
tam tersine çoğaldıkça çoğalmış ve onlarca beden de yaşamaya başlamış ve bu yüzden de
gezegenleri kendilerine dar geldiği için gözlerini başka gezegenlere dikmişlerdir.
işte bu çete 'kashitan'ı keşfedip yerleşmeye karar verdiklerinde bu 'zakupal'lıların 
'kashitan'ı istila edeceğini farkederler ve bu durumda planlarını değiştirmek zorunda kalırlar.
nihayetinde tek çözüm olarak kaçtıkları 'dirosnar'a bu durumu bildirmeyi ve karşılığında da
af edilmelerini istemeye karar verirler.
'dirosnar' yönetimi bunu kabul eder ve büyük bir orduyla gelip önce 'kashitan'daki 'zakupal'lıları 
etkisiz hale getirir sonra da bir daha böyle bir işe kalkışmamaları için atmosferlerini manyetik 
bir tabaka ile kaplayıp gezegenlerine hapsederler.
ancak işler bu çete üyelerinin planladığı gibi olmamış, şartlı affa uğramış ve bu da sürekli
gözetim altında olmaları ve haliyle de eski işlerine dönememelerine yol açmıştır.
ve 'kashitan'a tekrar dönmeye ve kendilerinden çok daha ilkel olan bu insansılara
hükmedip krallar gibi yaşamaya karar verirler.buradakilerin erkek bedenleri köle yapıp
kadın bedenleri de kendilerine cariye yapmış ve bu şekilde kendilerini tanrı ilan etmişlerdir.
ve tecavüzleri sonucu melez bir ırk ortaya çıkmış ve bunlar da ataları gibi çift bedenle doğsalar dahi 
onlardan farklı olarak hem farklı rahimlerde hem de tek bir cins olarak doğmaya başlamış ve
bu durum sayesinde insanlar gibi çoğalmaya başlamışlar..
aradan yüz yıllar geçmiştir ve 'zakupal'ın azgın halkı da kendilerini geliştirmiş ve nihayet
atmosferlerindeki duvarı delecek bir güce kavuşmuşlardır.
yalnız bununla birlikte 'kashitan'lıların mutasyonu da durmamış ve uzak rahimlerde doğmaları 
öyle bir noktaya ulaşmıştır ki sonunda 'somel' adındaki kızın çift bedeni 'suunan' gezegenlerinin 
çok uzağında ,yani 'dirosnar'da doğmuştur .
işte 'zakupal'lıların bu ikinci istila denemeleri de bu ufak kızın konuşmaya başlayıp
'dirosnar'ı bilgilendirmesi ve daha büyük bir orduyla gelip tepelerine binmeleri ile başarısız olmuştur
 ama bu sefer gezegenleriyle birlikte topluca imha edilmişlerdir.


***********************************************

absürdiye kralı beşinci şenelinko


 absürdiyenin kralı benim
bunu kimse unutmasın!
ne aynasında ..ne düşünde 
 ne de hülyalarında da .. başında taç maç görmesin sakın!
tabi maç taç olursa iş başka
ki onların vasfının da
yok benimkinden bir farkı
 süpürmezler elbet benim gibi çölleri
yıkayamazlar denizleri
ve allayarak allıkları ..aldatamazlar 
o kör aldatırı!
çünkü mantıksız kılarak ben mantığı
    gönül koyarım gönüllere,
ve süpürürken de makamımı
çok yaşasın! ki ; bilirim hasıraltının 
kerametini!
zaten aşikarlar değil miydi
bu gizleri değer kılan?
o yamukluk değil miydi bu düzlüklerin  tek vebali?
ve var olmamız değil miydi 
o yoklukluğun tek günahı?
işte kalmasın diye şimdi bu kaygılar,özürler
boyna uğraşım ve çabam..
zevklerden zevk almaz,
 acılara acınmaz
tutsaklığı tutkun kalışım 
ve ton ,metre ne kadar perde
çeşit varsa  çekinmeden dalışım ve 
toplayıp günün sonunda
 karacaklığın o tüm harçları böyle!
sonra da verip ellerinize yoğurduğum hamurları:
"alın ,diyeceğim alın
 dilediğinizi yapın"
herkes kursun hayalini ve yaşasın sonra da
azapsa azap 
sevinçse sevinç!
yeter ki sana dolansın 
şeridin bir ucu,
ve senden olsun yeter ki
'sen' bildiğin her adım!
korkusuzca,özgürce,
iştahlı bir bilinçle
şu yaşayan tonlarcası 
titreyen tin gibi ..
yoksa şu,
tüm ömrüyle yırtınıp
işve ,nazına takmadan
alnındaki yazgının,
üç kuruşluk salyaya köpeklik eden 
o alçalmış kimseler gibi değil,
işte şu ofislerde ayakçı
ama özüne baksan
bağdaşlar kurmuş da bilgeliğin tahtında
zamana hükmeder olmuş
o genç de benim gibi;
önce bir kuyruk bulmuş kendisine
insanlardan oluşan
başı sonu belirsiz 
ve girmiş en sonuna ilerlemiş ilerlemiş
ritmi kaplumbağlara
madalya takar ayaklılarca
 atılıp durulmuş binlercesi adımla..
nihayet önünde olan sıra ,ardına
ve kendisi de en başına
bir hale gelince ,
karşısındaki memur 
faturayı istemiş de ondan 
o buna asla yanaşmamış
bakarken suratına aval aval
o çıkmış ve gitmiş tekrar kuyruğun en sonuna
ta başlangıca
ta annesinin hatta
annanesinin rahmine!
çünkü görmek istemiş ..
boşa kürek çekmeyi
harcı ve harcanmayı..
tatmak istemiş tatsızlığı
tatlılığı tadayım diye
işlenip işlenip durmuş böylece
vezneler kapanana dek..
ama yanında 
hiç bir saat ve geçliğin 
kapısına bir kilit vuramayacağı
devasa bir kapı açmış 
ve dalmış içeri..
upuzun bir koridor ve sağlı sollu sınıflar
karar verip girmiş kafasına göre 
       bir sınıfa
dersi bölünen öğretmenin 
asılınca suratı
demiş ona: "çok kızdıysan çıkayım tahtaya!"
öğretmen de ne yapsın 
hiç kaçırır mı fırsatı
:"yaz tahtaya bakalım
bilemezsen sıfır "demiş
"söyle bakalım dünya üzerinde bulunan 
tüm binaları dümdüz edip birer kata düşürsek
kaç bin hektar 
arazi harcamış oluruz?" deyince
o da nezaketin tüm görkemiyle
masadaki hesap makinesini gösterip
almak istediğini söyleyince
öğretmen "tabi tabi " diyerek uzatmış kendisine
o da alır almaz eline
fırlatıvermiş makineyi bir çırpıda tahtaya
ve büyük bir gürültüyle de
paramparça dağılmış etrafa!
sonra tüm sınıfın şaşkın bakışları arasında
toplamaya başlamış
 yere saçılan parçaları
ve avucu silme şekilde dolunca da 
uzatmış da öğretmene:
"işte hocam,
 bu kadar küp eder " demiş ..
ancak bu yaptığı delice cevap üzerine 
çok geçmeden kapıda
 hastane ekipleri belirmiş
ve onu yaka paça
 ambulansa tıkmışlar
o ise bir şeye zorlanacak yapıda olmadığından
ama kırmak da istemediğinden birilerini
büyük bir hüner gösterip 
onların ellerinden kurtulmayı başarmış
ve sonra bir dolmuşa binip
onların peşinden
 hastaneye doğru koyulmuş..
ancak bu esnada
makinenin parçalanış görüntüleri
yayıldıkça yayılınca ekranlardan ekranlara..
bir anda gündem olmuş tüm ülkede
ve böylesi kopuk bir kişiliğe aç ve sefil olan toplumda
merak odağı olunca  
peşine düşen basın ve halk ordusu 
hastanenin avlusunu doldurmuş
ve kendisini getirecek olan
ambulansı beklemeye başlamış..
ne var ki gelen ambulans 
 iki bayıltılmış personelden başkasını taşımıyormuş
işte tam buna şahid olup
hayal kırıklığına uğramışken kalabalık
dolmuştan inen birisini fark etmiş
ve tekrar heyecan içerisinde:
"işte bu!  .. işte bu o! ..bu o!"  diye bağrışmaya başlamış
o ise kendisine doğru uzanmış mikrofonalara:
"evet benim ..işte geldim ..
ve sizler için 
son bir süprizim olacak " demiş..
heyecan içinde 
kendisini takip eden gözler 
ve kameralar önünde yürümüş yürümüş
ve bahçede bulunan o,'düşünen adam' heykeline varmış
sonra yanında getirdiği kelepçeleri çıkarıp
heykelin bileklerine takmış 
ve sonra da : 
" tamam işte..hepsi bu! " demiş
ve hastanenin kapısına doğru yürümeye başlamış 
gözler şaşkınlıktan neredeyse
yuvalarından fırlayacakmış
ve dermansızlıktan artık bırakmışlar peşini..
o da oda olarak kendisine
gösterilen yere gitmiş
yatağıyla oturağıyla tanıştığı sırada
bir kimse daha olmuş kendisi ile tanışmaya gelmiş 
birbirlerini sevip güvenince
ona gizli bir geçitten ve odadan söz etmiş
sonra da takıp peşine 
o esrarengiz yere götürmüş
"işte ,demiş burası
tüm kralların ve da başkanların buluşup 
oyun oynadıkları odadır"
gerçekten de sandalyelerde oturan
 kelli felli kimseler
ve masalarda birbirinden çeşit oyunlar ..
sonra bir masaya yanaşmış ki saddamın biri
oynamak için her zamanki gibi
bir kanka kralın karşısında
önlerinde satranç tahtası
demiş: " ben sıkıldım artık bu klasik satrançtan
yok mu bunun başka bir versiyonu?
"ne demek..ellerinde öper " demiş karşısındaki
bir parmak şıklatıp sonra 
bir elektronik tablo
ve üzerinde sensörlü taşlar olan
bir satranç getirtmiş
"bak ,demiş bu kale senin bir garnizonun
at yerine uçaksavar
fil yerine füzeler
ve vezir dediğin ise en nadide savaş uçağın
ve sen ey şahları,
haydi başla savaşa
karşındaki bana
ve benim orduma karşı ..

göz kırpsa da hasretin

 daha da koşasım geliyor daha da
günler geçtik..
geceler uzadıkça
ayrılığımızın üzerinden
özlem adımlarıyla 
vuslatına doğru..sana doğru
hatta uçasım
 evet uçasım geliyor 
kanatlanıp!
kırpınıyor gözlerin uzaklığımız uzadıkça..
"hayır hayır!
şakaydı
 sen unut o dediklerimi !
nasıl unuturum seni?
nasıl unuturum o yaşadığımız günleri?
bir dövme var ki kalbimde
                                    anılarımız işlenmiş
onca çaba 
onca uğraş 
hiç çıkmadı ,çıkmıyor
ve çıkacağı da yok gibi!
haydi artık affet beni
ne olur gel sevgilim
                    gel kucakla al beni " 
der gibiydin ve de
her göz kırptıkça
                         ve artarak her adımla..
ama hayır!
yapamam 
yapmayacağım artık..
yani şu koşmaktan ,uçmaktan söz ediyorum..
ayağımdaki pranga 
           bırakmıyor bir adım bile 
demire bağlı bir ucu
o demir ise parçası 
büyükçe bir teleskopun
o teleskopun içinde ise trilyonlarcan bulunuyor 
ve her birinin şakası 
seninkinden kat kat öte!
seninki dolunayı andırıyor onların yanında
ve tabi kapattığım için diğer gözümü de
kıpırdat dur istediğince!
hatta ağızını bile
            artık umurumda değil!
kulak tıkadım yüreğime
                        göz kırpıyorum yıldızlara!
                   


özlem frekansları

 şu kulağımdaki pastan 
           haberin var mı senin?
o son "ayrılık" lafındı işte onu var eden!
oydu son işittiği 
            bu sağır dünyamın!
ve her güneş batışıyla
katına katlar eklendi!
çağırılmadık ne kaldı ki;
sel mi,şimşek mi,deprem mi?
ne fayda ki her biri eli boş döndüler geriye
açamıyor,sökemiyor 
en koca dalgalar bile
tek açacak olansa 
gelip fısıldamandır ona
beni sevdiğini ..
çünkü senin tonundu ona sevgiyi duyuran
hangi yüzle anlayacak 
        yabancı dillerden?
ne görecek sağı var 
ne solu var ibremin
ya senin frekansın çalar
ya da böyle sağırtılar!

demoyu bırak jetona bak

joistiği mi beyin ,düğmesi mi hisler?
hayır bunların hepsi dümen
hepsi de boşa işler!
yazıp okunmuş zaten ..
şu yazıp okuduğunu sandığın
bu yaptığın yalnızca
aklını kandırım!
bak şu sağdan soldan 
yukarıdan
          aşağıdan
kayıp duran 
harfler,
satırlar ..metinler 
anlatmıyor mu sana 
bu oyun dediğinin
 demodan başkası 
olmadığını?
şu reklamvâri kısalığı,
işlevsiz kumandası,
ve önkurulu bahtıyla 
belli değil mi tek amacının 
bir tanıtım olduğu zaten?
ve zaten bu idi
koltuğuna çöküşünün asıl amacı da
ama öyle zevk aldın ki öyle ;
iki dakkalık seyrinle joistiğe yapıştın!
yetmedi sonra da 
                  düğmelerine tepinip tepinip durdun!
hırslandın hislendin..büyülendin gürlendin!
ama hayır!
çıkmıştı bunlar senin için 
bir tepki olmaktan 
oynarcasına akıttığın şu boş terlerinı
heba olup gidecek
               pek yakında o pek yakındaki lavaboda
dökülecek her biri...boşa giden bir lağıma!
o halde sen iyisi mi 
sıkılmaya bak bir an önce 
ve çek ellerini artık 
tutkulardan arzudan
kurtar göz bebeklerini bu kör kapılmışlıktan!
gerçeğe kapanmışlıktan!
ki çevireceğin bir ufacık 
milimcik bir hareketle bile
göreceksin etrafını,gerçek dünyanı
anlayacaksın maddenin ve midenin 
ne halt olduğunu!
tiksineceksin zaten göreceğin o anda!
salyangoz seyreden bakışlar saracak gözlerini!
kusarak izleyeceksin her yuvasından
çıkış anını!
sonra kalkıp vezneye 
bir çırpıda gidecek
para verip döneceksin 
bıraktığın konsola
bu sefer elinde 
bir kutsal jetonla
başlamak için yeniden
asıl gerçek oyuna ..

yer gök aşkımız

aşağı dönsem
sen
yukarı tükürsem sen
nasıl unutayım seni 
nasıl?
insan gömülür mü tarihe?
görmedin mi yerleri ,
neler fışkırıyor altından..
görmedin mi gökleri,
              milyar çarpı yıllardan!
yer gök tarih olmuş bak
nereye dönsek orada
basmışçasına bağrına
   gömmüşçesine kalbine..
buna rağmen insanlık kalabiliyorsa ayakta
nasıl saklarım yüzünü
üç beş yıllık takvime?
çıkar bunu kafandan
sen unutulmayı unut!
hatırla verdiğimiz sözleri
and içmiştik unutma!
hayır!
sonsuz sular aksa da
             köprümüzün altından
yıkmayacak ölüm bile seller olup coşsa da
akrep değil
 yelkovan hiç!
hep direnecek aşkımız
                              zaman bükemez bileğini!
görmeden şu yıldızların 
sönüşlerini birer birer
yok olmayacak,
 tersine
         o gömecek tarihi 
yerle bir edip gökyüzünü
öyle girecek toprağa
toprağına
toprağımıza...
..oh ne güzel!
mis gibi!
60 yıllık bu toprak
ne güzel de koktu sulayınca 
ölüm yıldönümün
kutlu olsun 
aşkım..


kurşunlandı tükenmezim

korkutuyor artık beni 
                      şu tükenmez kalemler
bir hatalı sözcüğe sebep olma kaygısı
titretiyor da artık 
               onu tutan parmaklarımı
ve ben işte bu yüzden  
         bir karar aldım da kendime;
artık kurşun kalemden başkası
            bulunmayacak kalemliğimde..
onunla dolacak sayfalara
                doldurulacak her şeyim
tabi bir diğer elimde de
             hiç kuşkusuz bir silgi..
yanlışlarıma bir önlem ..kazalarıma garanti
hayır! hayır!
bu;çömezlik falan değil
                 tam tersine bir olgunluk !
ve hassasiyet gösterip kusurlardan çekinmek
göz bozucu çirkinlikten
                       kusursuzluğa yönelmek..






yazdıran dünyanın!

görmez misin geleceği
            karalar bağlamış alnına!
duymaz mısın gayretleri 
mat olmuşlar bir piyona
vurdum duymaz arzular
                  çıt çıkarmaz bilekler
ne kalkabiliyor yerinden 
ne kıpırdıyor ayaklar!
yalnızca ama yalanızca
     o;çaldıkları zillerle
          hak vererek zillete;
                      "ey boyunlar, boyunlar!
bükülün!
bükülün kesilmektense..
      inanmayın özgürlüğe
                   özenmeyin adalete,
siz boş verin de geleceği
              geçmişi olun yarının 
adınız kalsın hiç değilse 
 şer olsa da
kem olsa da" ...diyerek bileklerine
ve korkmasınlar diye de
zincir ,pranga yerine
iştahlar bağlayan
                       ah! o zalim mideler!...
ah vicdansız mideler!

evet..işte bu yüzden 
şimdi
     ey anaların anası!
acı ve merhamet bana
           sen insaf et ne olur!
çıkartma beni doğurma
getirme sakın şu; zalim 
                     ve insafsız dünyaya!

(not: doğmamış bir bebeğin zihninden)

yazan da senmiş yazılan da

 kalemimin ucunda
            bir parıltı gördüm
hiç aklıma gelmedi Seni yazacağım
sokaklarda aradım 
        satırları taradım
                    hiç düşünemedim sen olacağını..
senden geliyormuş meğer 
bu topuk sesleri
bense yürüdüğümü sanıp
                 gurur saçtım her tıpışta
meğerse tek yaptığım 
             tutunmakmış kalemime
yazan da senmişsin aslında
        yazdıran da
                yazılan da..


seni sevdiğim kadar

 -güneş değil mi?
-hayır! ışığı söner!
-okyanus mu?
-asla! bir damlasına yetmez!
-peki ya çığlık?
-hayır! sessizliğe benzer!
-hayat o zaman?
-kat'a! ..mezarlığa döner!
-öyle ise ne kadar
ne kadar seviyorsun beni?
- seni 
seni var ya seni
'seni sevdiğim' kadar 
seviyorum seni !

bulutsu yalanlar

ah!
bir an o sandım!
o değilmiş meğer
bulutmuş hareket eden..
ben de diyorum :"hiç yıldız
 kayar mı böyle aheste?"
durun ama!
durun durun!
bunu yazmayacaktım ben!
zamandan bahsedecektim asıl
evet zaman...
o akıp gidiyor aslında..
aslınd..
aslın...asl...
aa! 
evet yaa!
doğruya!
ben de diyorum :"hayat dediğin
hiç yalan mı olur böyle?"diye
 

ışıktan körelmiş

 hayır gizlemeyeceğim!
saklamayacağım diğerleri gibi
bildiğim ya da bildiğimi
  sandığım ne varsa..
hem de üşütecek derecede
açılmış üstü başı
anlaşılsın diye ter dökmeden
kapatmadım kapısını..
heyhat!
neden anlatıyorum ki ,
neden anlattırıyorsunuz ki 
bana bütün bunları?
anlatmıyor mu size zaten bunları gözleriniz?
yoksa onlarda mı dilsiz,
onlar da mı sağır?
ya da 
siz mi bıraktınız 
tüm evreniniz gibi?
gösteremiyor mu,
anlatamıyor mu size ardındaki gerçeği ?
üzerine düşmüş yansıların,
ışıkların ,
bildirmiyor mu kaynağını?
nereden çıktığını?
kimden yansıdığını?
desineze, boşuna
boşa çırpınmamışım 
açıklığa ,seçikliğe!
üstelik böylesi ucuz ve sıradan
sözcüklerle yırtınarak!
desenize:
 "ne yapalım gözlerimiz körelmiş
sahte ışıklarla boğulmuş feri
aldatılmış bebeği
yalan emiyor " diye 

irin balığı

 kök salmalı ki bitkiler
başkaldırsın hayata
damar damar serilsinler
kanayan topraklara
ki irinler boşalsın onunla sofralara
ve onlarla besinlenen 
yaşayıp duran bizler
birer çöp balığıyız akvaryumun dibinde!
irinle büyüyüp çoğalıp
ıkınmak için ve de 
irinlerin irinini
sunmak için bir sofraya..
öyle ya
kendi çöplüğünde fokurdar
her yürekli balık
ve onları tutan iştahlar
yani boğazlar
      besiler
   yani ağaçlar 
                   kökler
yani demem o ki;
senden mahrum,
           senden uzakta..
                       ne açayım bu kızgın çöllerde!




notalanırken hüküm kulağına

 O'nu arayan gönül
umuşuyla akıyor
önüne gelen her kalbe
her yana dağılmış atomlar
onu arıyor döne döne
divane gibi  sarhoşçasına..
ve her sarhoşluğun ardından
uyanmak gelir esneyerek
ve her esneyiş ardından
ovuşturulur da gözler
şunlar dökülür ağızlardan
peşi sıra her zaman:
"aa!
 birer besteymişiz
  meğer bizlerde!
ve birer notaymış duygularımız
çalıp duruyormuşuz durmaksızın sürekli
ama şimdi 
dolmuş da kayıt süremiz
gürültümüzü duyduk 
çökünce sessizlik ..
gördük ne kadar düzensiz
ve ahnekten uzak 
besteler olduğumuzu da
duyduk gerçek değerimizi
bir konçerto zannıyla 
şu saçma hayatı 
hamallayan aptallığımız!
oysa bir kaç vuruşluk 
notalardan ibaretmiş koskoca kaderimiz!
birer parazitmişiz meğer gerçek kulağımızda
yaşamın çalarlığında 
aktarmış, kalmış,
kalkmış,yürümüş,
oturmuş,serilmiş 
ve  bu hareketler eşliğinde
duygulanıp duygulanıp 
notalar dizmişiz
o adalet kulağı
hüküm zarına..


çaylaklığın hamlığıyla

 biliyorum 
farkındayım..
henüz daha çok erken,
yazmaya başlayalı bir yılı devirmeden
bir kitaba yerleşmek
alıp eline sonra da
dönüp aynaya okumak..
ne yaparsın heyecan işte,
dinlemeden aklımı ,selime de bakmadan
şu çömezlik satırlarla
dökülmüşüm ortalığa!
ama sakın !
sakın ama 
atmayın sakın,
asılsa da dudağınız ..yükselen kaşınızla
alay edip aklınızca
  iğrentiler kussanız da,
atmayın elinizin tersiyle 
bir çöp kabına!
siz bence en azından 
bir merdiven koyun da 
ayağınızın altına;
müsait bir raf bulup
bu günlerin çok mu çok uzağında.. 
saklayın ki bu yazıları
gün gelip de ben ustayı 
siz hayranı oynarken ,
açar okur ve dersiniz
çoluk çocuğunuza:
"gördünüz mü koca şair 
ne saçmalamış toyluğunda!
hamlığına da aldırmadan
ilk meyvenin coşkusunda
patır kütür dökülmüş..
bir bahar melteminde
 ki zaten o ta en başında
dalgaları kovalarken
bir gürcü sahilinde 
kulaklığında Johann'lar morrisler
elinde çılgın kalemler
valslar dönerken satırlarında
kapılmıştı  bu rüzgara..
ve durmamıştı bir daha da
o gün bu gündür..
ta ki gün gelip 
meyve vermekten 
artık bıkıp usandığı
işte şu son satırını
yazana dek:
"bıktım yazıp çizmekten
..kırın artık beni!"



arşlansam ben de

 dönüp yüzümü sonra 
bembeyaz bir kağıda
çevirdim gözlerimi başıboş bir körlüğe
unutup bir anlığına 
yapılanları...'mışları 
yok saymışım her şeyi
düş çiziyorum şu anda..
kim bilir belki de 
hiç yapılmamış ya da 
hiç bir aklın kucağına
düşmemişten şeyler..
ve diyorum: "ya bulsam,
ya görsem de bir görkemi,
meydan okuyup geçmişlere
kavuşursam bir gelmişe?
onca doğan güneş gibi
ben de doğsam bir güne?
ve batsam onlar gibi kırmızı karanfillerle?
bulutsuz bir sahilin
bir yaz akşamında
boyaması gibi 
kıpkızıl ve kutsal bir kanla?
ben de solusam ölümü 
öyle damlaya damlaya,
ardına kadar açılmış 
ve ölümsüz gözlerle?
yıkatarak alnımı
arınsam kirlerimden
dört kolumla kavuşsam
kavuşluk bir müjdeye!
tertemiz misk kokulu 
o mübarek toprağımla
yeşerse gürbüz fidanlar ormanlara can verse?
ve onların havasıyla doysam serinlesem 
ilelebet var olsam
arşların üstünde?






lokomatifsiz komür

 diyelim ben bir kömürüm
peki o zaman söyleyin;
olmam gereken o yerden 
bilmem kaç vagon beride
bir kompatımanda
ne işim var ne işim?
ve üstelik trenimiz 
öyle de yavaş öyle de!
normal hızına göre onlarca kat güç yitirmiş 
yakıt eksiği yüzünden
pistonları kudretsiz
o halde bana düşen;
koşmak lokomotife 
ve konmaktır kazanına
henüz tren durmadan..
dur demeliyim bu gidişe
yılgınlığa düşmeden
budur işte 
bu hırsıma 
ve aceleme tek sebep!

meyvelerim dikenlerim

 o değil de..benim
  merak ettiğim;
şu içime atıp durduğum;
bunca dert ve keder,
ne olacaklar sonra?
bir gün bir uyanış sonu
terleyen kalbimle
çıkacaklar mı gün yüzüne?
varacaklar mı bir gün,
bir duman sonrası
süzülen damlalarla
bir şikayet makamına?
dilimi yerden yere çalıp sayacaklar mı çektiklerini?
tutup sonra parmağından 
gösterecek mi çektirenleri?
bilmiyorum ..
ama..
hayır hayır!
bu çok anlamsız!
boşa çekilir mi bunca cefa?
boşa koşulur mu yem peşinde?
boşa mı yeşerdi bunca fidan?
bir gün çıkmayacak mı meyvelerim ,dikenlerim?
yaptığım iyilikler..
sırt döndüğüm suçlar?
bakıp yüzüne tükürürcesine gülüp geçtiğim zevkler?
rest çektiğim konforlar ,, onayladığım güçlükler?
baş kaldırdığım korkular,,çarpıldığım cüretler?
dilendiğim haraplıklar,,sırt döndüğüm güzellikler?
yeğlediğim yozluklar,, hor gördüğüm rütbeler?
aşk verdiğim saflıklar,,iğrendiğim hinlikler?
hayır!
hayır!hayır!
kesinlikle hayır!
biliyorum ve inanıyorum..
hem de ta yürekten;
dürülecek defterim bir hazanın gelmesiyle!
ve toplanacak üzerimden 
tek tek bütün meylerim 
yapraklarım ...dikenlerim ..
serilecek bir standa
ve tüm hasatlıklar gibi
satılacağım bir pazarda..

dumandaklaşım

istisnasız herşeyin göğe doğru çıktığı ,
ve çerçevesi zaman 
şu yaşam tablosunun
inebilişiyle aşağı
denkletti de dudaklarımın 
dumanla karşılaşışını..
"işte dedim ,işte ...yaşamak bu ola!
kalemim nasıl da dans ediyor
parmağımdan berî
hani nerede şimdi o;
"off ne yana kaydırsam 
nasıl tutsam kalemimi,
neler yazıp çizsem?" 'in  cevabına gebe 
o kaplumbağvâri hızıyla 
ağaçlığına geri döndüren;
sorgularım ,kaygılarım?
hayır!
uğramaz oldu hiç bir şey
şu bilinçsiz ve umarsız ,
bananeci mantığıma!
rest çektim sorulara ,
cevaplara bir kem..
_ki zaten bu analitiklikten
doğmuyor mu korkular?
eğer o yoksa bende
  nasıl soluklansın da
kassın soluklarımı?_
yani boğarak duman duman,
ayakbağım: mantığı
rahat bir nefes alır 
özgür ciğer benliğim..
işte şu an öyle hür
öyle huzurluyum ki,
hasetliğinde bu anlarımın 
çatır çatır çatlayacak
  dumansız anlarım!